ZÜBEYİR  YİĞİT

ZÜBEYİR YİĞİT

ALLAH BİR DAHA BU MİLLETE BİR İSTİKLAL MARŞI YAZDIRMASIN.

Kendimi bir an 12 Mart 1921 yılında gibi hissettim. Tüylerim diken diken oldu. Düşmanları tarafından talan edilmiş, dostları tarafından unutulmuş bir ülkenin yalnızlığında hissettim kendimi. Kimse Korkma demiyor, korkudan bizi hangi ülkenin himayesi kurtarır diye düşmanların kucağına ittiği zamanlara gittim. Şafakların dargın, rüzgârların bir sancağı dalgalandıramayacak kadar güçsüz estiği, tan vaktinin geceye dönük, şafaklarda ışığı kendine zar zor yeten, cılız bir güneşi izledim. O kadar korktum ki. Durdum düşündüm. Bir daha kim diyebilirdi bana; “KORKMA SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK” diyen sözleri. Bir Mehmet Akif’i nereden bulabilirdik ki bir daha. Sonra rahatladım bir bencilliğin esiri olarak. Oh be neyse ki 2013 deyiz. Karnımız tok, ülkeden bana ne, yanımızda yakınımızda Ortadoğu, Arap Baharı, Turuncu devrimlerden bana ne. Suriye’den, Filistin’den, İsrail’den bana ne. Açlıktan, sefaletten, Afrika’da ki ölümlerden, insanlık onurunun çiğnenmesinden bana ne. Bana ne dökülen kardeşkanından. Ben şu anda özgürüm, tokum onurun sırası mı şimdi. Onuru uykuda düşünürüz dedim ve sıcacık yatağıma uzandım. 
-“ONURU GECE DÜŞÜNÜRÜZ DE” dedi bir ses, “O NURU NE ZAMAN DÜŞÜNECEKSİN?” çok irkildim birden “NUR” içime bir sancı girdi. Şimdi kıvranıyorum acıdan. Açlık gibi bir şey zil çalan mide olur ya hani uyku tutmaz. “nur” a acıkmak. Yukarıdaki onursuz düşüncelerimden utandım. Gece düşüneceğim bir şey kalmadı zira gece kalmadı. Mehmet Akif tükürüyordu yüzüme. Kalk diyordu kalk. “Bu ülkede yaşama hakkını kazan gel ondan sonra uyu. Şu anda parlayan senin yıldızın değildir. Önce damarlarındaki kanı temizle” Ağlamaklı baktım gözlerine terleyen anlıma baktı. “Daha da terlemelisin” dedi ve elimden tutup bir yurt gezisine çıktık birlikte. Korkudan nasıl titriyordum bilemezsiniz. Gözümde korkunun kaleleri kuruldu. Ben içerde hapis, korku gardiyan. Korkularımı yenmeme sebep yine Mehmet Akif Ersoy oldu. Heybetli bir zat korkularımın üzerine yürüyüp tuttu elimden ve 28 Temmuz 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı nın en çetin döneminde, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülkeye götürdü beni. Açlığın, sefaletin, yanmış, yıkılmışlığın hizbe yollarında yürüdük birlikte. Yolculuğumuz dört yıl dört ay sürdü. Bir defa dahi gülmedik. Ağlayan anaların ağıtlarına katıldık. Ama yine de bir türlü ümidimizi yitirmedik. Atatürk’ün “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” sözünden güç alarak yolumuzda devam ettik. “Çanakkale Zaferi, Türk askerinin ruh kudretini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebelerini kazandıran bu yüksek ruhtur.” Diyen M. Kemal ATATÜRK’ü gördük yeniden. Çanakkale’de şöyle bir destan yazdı üstat. Ben ise yanan isli lambanın fitili olup yanıyordum o sırada.. 
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi? 
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi. 
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya- 
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. 
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! 
Nerde-gösterdiği vahşetle bu: bir Avrupalı  
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, 
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! 
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer, 
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer. 
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında, 
Avusturalya yla beraber bakıyorsun: Kanada! 
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk: 
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. 
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... 
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ! 
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil, 
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil, 
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına; 
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. 
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... 
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz. 
Sonra mel undaki tahribe müvekkel esbâb, 
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; 
Beriden zelzeleler kaldırıyor a mâkı; 
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; 
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. 
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam, 
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam. 
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; 
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer... 
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, 
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak. 
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, 
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. 
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere, 
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre. 
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler... 
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler! 
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; 
Alınır kal â mı göğsündeki kat kat iman? 
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? 
Çünkü te sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler, 
Beşerin azmini tevkif edemez sun -i beşer; 
Bu göğüslerse Hudâ nın ebedi serhaddi; 
O benim sun -i bedi im, onu çiğnetme dedi. 
Asım ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek: 
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek. 
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... 
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar, 
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, 
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! 
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. 
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi... 
Bedr in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. 
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın? 
Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın. 
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... 
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. 
Bu, taşındır diyerek Kâ be yi diksem başına; 
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; 
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle, 
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; 
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, 
Yedi kandilli Süreyyâ yı uzatsam oradan; 
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına, 
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, 
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; 
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem; 
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... 
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana. 
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini, 
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin i, 
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran... 
Sen ki, İslam ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, 
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; 
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın; 
Sen ki, a sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât, 
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... 
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, 
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
Antep’e Gazi, Urfa’ya şanlı unvanını vererek yolumuza devam ettik. Arkasından bir savaş kapısı aralandı 19 Mayıs 1919 - 23 Temmuz 1923 tarihine kadar Kurtuluş Savaşı nın en çetin döneminde birlikte savaştık. Kolay değildi dört yıllık savaş yorgunu ülkenin üstüne beş yıllık bir bir de kurtuluş Savaşı yorgunluğu çökmüştü ama yurt bizim, namus bizim, kılıç bizimdi. Ya kendimize, ya düşmana deyip, ölümü davet ettik birlikte. Karadeniz’in azgın dalgalarında yiğit bir kumandanın terkisinde, Samsun’dan doğup İzmir’i aydınlattık. Şafak durulmaya başlamış, güneş te korkularını yenerek biraz olsun lamba ışığına rakip olmaya başlamıştı. Mehmet Akif Güneşe dönüp haykırdı. “KORKMA SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK” güneş birden can buldu. Yıl 12 MART 1921 daha, daha, daha yüksek bir sesle haykırdı Mehmet Akif ;

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; 
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. 
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; 
O benimdir, o benim milletimindir ancak. 

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl! 
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl? 
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl... 
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl! 

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. 
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! 
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. 
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. 

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, 
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var. 
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, 
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar? 

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın. 
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. 
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın... 
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. 

Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı: 
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. 
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı: 
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı. 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? 
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda! 
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda, 
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. 

Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli: 
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli. 
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli- 
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli. 

O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım, 
Her cerihamdan, ilâhî, boşanıp kanlı yaşım, 
Fışkırır ruh-ı mücerret gibi yerden naşım; 
O zaman yükselerek arşa değer belki başım. 

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! 
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. 
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl: 
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl 
İSTİKLAL MARŞI dedi adına ve sustu. Belli ki yorgun düşmüştü. Ve “Allah bir daha bu millete bir istiklal marşı yazdırmasın” dedi ve kalemi bıraktı. Hadi artık uyu dedi. Uyur gibi yaptım o uyumuyordu. Korkularıma yenilip yenilmeyeceğimi ölçüyordu. Korkularımı yenmiştim. Zira uyuyakalmıştım. Teşekkürler ey “İSTİKLAL MARŞI’NIN ŞAİRİ” senin de dediğin gibi ALLAH BİR DAHA BU MİLLETE BİR İSTİKLAL MARŞI YAZDIRMASIN.
Zübeyir YİĞİT

12.03.2013 / Aktarım anında Bu Yazı 683 kez okundu


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.