Hasan Uğur Epirden

Hasan Uğur Epirden

MEĞERSE YAŞAM BİR SAHNEYMİŞ ?…

Perde açılır, rolümüz başlarmış uzun uzun ağlamalarla…
Gözümüzü açtığımızda kendimizi koca bir sahnenin orta yerinde bulurmuşuz !...
Doğru yürümek, orantılı koşmak, üzerimizi kirletmeden engelleri bir bir geçme süreci başlarmış… Aynı zamanda da etrafı algılama, benliğimizi bulma, çevremizdekilerle uyum sağlama yetimiz alnımızdaki ışığı, yüreğimizdeki sıcaklığı, kaslarımızdaki orantılı gücü tanıştırırmış bizlerle…
Sonra rolümüz git gide büyür ve ağırlaşırmış üç duvar arasında…
Ve önümüzde bizi izleyenler, takip edenler varmış…
Bazen seven, bazen yaka silkenler çoktan oluşmuş…
Bazılarımız sahnede tek oynamak, uzun tiratlarla hep kendini göstermek istermişiz…
Diğerlerimiz ise paylaşmak sahneyi yanı başımızdakilerle…
Ekmek paylaşır, acılara ve sevinçlere ortak olur gibi ?...
Perdenin üzerimize ne zaman kapanacağı meçhulmüş…
Ne kadar alkış alacağımız ?...
Ama perde kapanmaya bir dursun ?...
Ağlama sırası bu kez seyircilerimize geçermiş !...
Bazen uzun soluklu ve içten, bazense kısa ve yapmacıkmış…
Salon boşalır… yalnız başımıza kalırmışız sonunda…
Ama kokumuz perdeye siner, bir tiradımız boş koltukların üzerine serpilir, ismimiz ise kapıdaki afiş üzerinde kalırmış !...
Ama en önemlisi ayrıldığımız topluluğun üzerinde bıraktığımız etkiymiş… Alnımızdaki ışık acaba gönüllerini aydınlatmış, elektriğimiz acaba kanlarını ısıtmış mıymış ?...
İşte oymuş esas önemli olan…
Bir aksi seda bırakmak gerimizde…
Sevgi, saygı ve en önemlisi onur dolu…
Ya işte böyle…
Yaşam bir sahneymiş…
Perde kapanır, rolümüz sona erermiş uzun uzun ağlamalarla…
Gözümüzü açtığımızda artık başka bir ilahi boyutta olurmuşuz ?...
Birbirine zıt yönde iki kapıdan birinin eşiğinde sıramızı beklermişiz ?... 

BU NE BİÇİM TARAFTARLIK ?...

“Sporda Şiddet Yasası”nın o şekliyle ve o mantalitesi ile hiçbir işe yaramayacağını defalarca dile getirmiş, sizlerle paylaşmıştım…

İstanbul İl Güvenlik Kurulu tedbir olarak 2 takımın aralarında yaptığı maçlarda, konuk takımın seyircisinin salona alınmaması kararı ile her şeyin çözümleneceğini zannetti ?... Olmadı...

Ankara’da olması gerektiğini düşündüğüm gibi, tarafsız saha düşüncesiyle 2 takımın taraftarları salona alındı, onca tedbire rağmen gene terörist taraftarlar yapacaklarını yaptılar…

Bana çok ters gelen ve fertlerin spor müsabakası seyretme haklarının gaspı olarak gördüğüm bu kararla her şeyin böylelikle çözüleceğini savunup bekleyenlere de defalarca yazdım… “İsteyen herkes maça gidebilmeli, Emniyet birimleri de her türlü önlemi almalı, en ufak bir taşkınlığa, küfüre tolerans tanımamalı, o kişileri derhal salondan çıkarmalı, bu arada üstler iyice aranmalı, bu kişiler gözaltına alınmalı, mahkemelere sevk edilip cezalandırılmalı, dahası fişlenip, salonlara tekrar sokulmamalı !...” dedim… Kendim yazdım, kendim okudum…

Özellikle bu güne değin voleybolda görmediğimiz boyutta resmen “Terör” niteliği taşıyan taşkınlık ve sporun ruhuna yakışmayan çirkinliklere bulanan küfür, sahaya her türlü cismin yanı sıra patlayıcı madde atma ilkelliği (!) maalesef Ankara’daki derbide en üzücü ve tacizcizkar boyutuyla yaşandı…

Oysa derbi maçı öncesi tüm endişelerime rağmen. ekran başına keyifle oturmuş, bir voleybol ziyafetine kendimi o denli hazırlamıştım ki ?...

Ezeli ve ebedi rekabetin bu rengarenk atmosferi bir avuç kendini bilmez, sporun erdeminden ve sporu spor kılan “Fair Play” anlayışından uzak, terbiyesiz sokak kabadayılarının gene mütecaviz ve iğrenç tacizleriyle darbe aldı…

Oysa birbirleriyle daima dost olan sporcularımız bunu asla hak etmiyorlar ?...

Çoluk çocuk, aile tablolarıyla, voleybol aşkıyla tribünlere koşan alkışlanası voleybol severlerimiz de ?...

Salondaki o kadar elit seyirci kitlesine orayı dar etmeye, gencecik körpe beyinlere, sporun ilk basamaklarını tırmanmakta olan o genç sporculara orayı mahşer yerine çevirmeyi güç ve marifet sanan bu zavallı spor teröristlerin bu salonlarda yeri asla olmamalı ?...

Çeşitli nedenlerle zaten azalan voleybol seyircisinin git gide salonlardan ayakları uzaklaşmaktadır…

Buna karşın caydırıcı tedbirler, cezalar arttırılacağına gittikçe hafifletilmekte, bu tür kişilere ve olaylara resmen zemin hazırlanmaktadır… Ceza yasası “Sporda Şiddetin Önlenmesi” konusunda yetersizliğiyle bence sınıfta kalmıştır…

2020 Olimpiyat Oyunları’na kucak açmış bir ülke olarak önce nesillere sporun ne demek olduğunu öğretmeli, “Fair Play”i aşılamalıyız…

Tercihli ders olarak değil, zorunlu ders olarak eğitime “Spor Erdemi ve Ahlakı” dersini mutlaka eklemeliyiz ?... Hem de daha fazla zaman kaybetmeden ?...

EMNİYET ZAAFI DEĞİL DE NE ?...

Bu tip olasılık günlerce öncesinden konuşuluyor… Emniyet niçin gerekli önlemi alamıyor, anlamakta güçlük çekiyorum ?...

Salona konuşlandırılmış polis sayısı yeterli görüldüyse, neden yüzlerce takviye polis (Çevik Kuvvet) çağrıldı ?... Soruyu tersten soralım, Madem o sayıda polis gerekiyordu, neden maçın başında o tedbir alınmadı ?...

Olayların çıkmasını, bu boyuta gelmesini beklemek zorunda mıydılar ?

Bir avuç çapulcuyla baş etmek bu kadar zor mudur ?...

Koca Emniyet Teşkilatı bunu hesap edemeyecek, bizler mi edeceğiz ?...

Emniyeti Federasyonumuz sağlayacak değil ?...

Herkes kendi işine bakmalı, kendi vazifesini yapmalıdır…

Sporda Şiddet Yasası tekrar gözden geçirilmeli, cezalar ağırlaştırılmalıdır…

Tekrarlıyorum, kimsenin kişilerin maç seyir hakkını ellerinden almaya hakkı yoktur. Rakip takım seyircisini salona sokmama uygulaması asla bir çözüm değildir, sadece ve sadece Emniyet zaafının ve de zayıflığının bir ifadesidir…

2012-13 Sezonunun tüm takımlarımıza, sporcularımıza, hakemlerimize ve de gerçek taraftarlara hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum…

AŞKA BİR İKİ...

Beynimde sise kiriklari gibisin...
Bos kadehler çatlasin...
Ben bu geceki uykusuzlugumu
Sana adiyorum...(*)
1982 yilinin yagmurlu bir sonbahar gecesinin dibi...

Arnavutköy de "Kaptan" isimli balikçi lokantasindayim...
Denize bakan asina köse masamda yapayalnizim...
Tahta bir masada terkedilmislige mahkümum..
Ikinci sarap sisesinin diplerinde bir yerlerdeyim...
Üstelik kipkirmizi bir sarhosluk içindeyim...
Oysa O nun gözlerinin renginde yokolmak istiyorum...
Derinden Müzeyyen ablanin bir sarkisi özlemlerimi katliyor...
Önümdeki lüferin sanki kilçiklarinda yüregim...
Bir peçetenin üzerine dörtlük karaliyorum...
Ben. O ve gece sanki ölümsüzlesiyoruz...
Ayriliklarin ve terkedilmisliklerin de bir sonu var...
Herseyin nasil bir sonu varsa diye teselli buluyorum...
Çoktan sabahin ilk saatleri olmus...Akintiburnu ndayim...
Yürüyorum Bebek e... Yanaklarimdan süzülen birkaç damla gözyasi...
Karisip saklaniveriyorlar yagmur tanelerine, öksüz ve çaresiz...
Kuru ayaz yaradana siginip, kirbaçliyor önüne kim çikarsa...
Viz geliyor... çünkü seviyorum...asigim...
Ask ölesiye sevmek... severken de izdirap çekmek degilmi ?..
Iste ben o izdiraplarin en acisini, en derinini çekiyorum...
Ne saadet... hala içimde gözlerinde bogulmak beklentisi...
Bakir...saf...tertemiz... ve ölesiye güzel...

Hasan Uğur Epirden 1982

VEFA BORCU...

Geçmişini tanımayan, tanımaya da niyeti ve gayreti olmayan “Tek Adam” Erol Ünal Karabıyık’ın koltuğunu Özkan Mutlugil ve arkadaşlarına devretmesinin hemen ardından yıllardır kafamda şekillenmiş bir vefa projesini yaşama geçirmek için kolları sıvazladım…
Tüm dostlarımdan aldığım hafıza desteğiyle, Türk voleyboluna kenarından köşesinden az veya çok katkıda bulunmuş, ancak ne yazık ki aramızdan ebediyete uğurladığımız sembollerimizin bir listesini oluşturmaya başladım…
Federasyonların arşivlerinde bile olmayan bu çok özel ve önemli listeye sizlerde katkıda bulunabilirsiniz ?... 

Yeni Federasyonumuza, tüm voleybol severler adına sunacağım bu listenin arşivlenmesi, salonlarımızın giriş ve oda kapılarında, tribün basamaklarında ve de önereceğim giriş panolarında isimleri plaketlere çakılmak suretiyle ölümsüzleştirilmesi eminim hepimiz için mutluluk ve huzur sağlayacaktır…

İŞTE ARAMIZDAN EBEDİYETE YOLCU ETTİĞİMİZ SEMBOLLERİMİZ :

(Alfabetik sırayla…)
Adem Dokur, Ahmet Aktaş, Ahmet Dikeç, Alaettin Güneş, Aleksandr Holyavkin, Ali Topçuoğlu, Alper Başaran, Anuş Bakış, Aral Sürek, Aras Güvercin, Aslan Üst, Aşkın Tuna, Atilla Bostancıoğlu, Atilla Boronkay, Avram Barokas, Ayhan Demir, Aziz Yücegüney, Bahattin Karacaaba, Basri Baba, Benjamin Novaro, Bilgin Peremeci, Bumin Bayer, Burhan Yamanoğlu, Cemil Karahan, Cumhur Atılgan, Değer Eraybar, Deniz Esinduy, Ecmel Tercan, Edip Kürklü, Edip Özkılıç, Ekmel Özver, Ercüment Uçarı, Erdoğan Kutkan, Erdoğan Partener, Ergin Akıncı, Ergün Erdiner, Erol Özen, Faruk Aşkan, Fazıl Kafadar, Ferruh Erez, Fikret Saygınsoy, Fevzi Akkan, Fulay Cankat, Gökalp Topçam, Gültekin Gürel, Haldun Bazlar, Hasan Salgır, Hasan Sözen, Hatica Coşkunkaya, Hayrettin Nilsu, Hayri Karabilgin, Hilmi Tükel, Hüseyin Altuncu, Hüseyin Arıboğan, İbrahim Sarıtürk, İbrahim Selet, İbrahim Vuran, İhsan Uras, İlhan Önder, İrfan Özkonuk, İsmail Vuran, Kahraman Bağatır, Kazım Güzel, Kemal Türen, Lidya Kostanda, Lui Şalabi, Marsel Şalabi, Mehmet Ali Yalım, Mehmet Bengü, Mehmet Kadiroğlu, Mehmet Kaya, Mehmet Ülkütaşır, Meno Zamboğlu, Metin Bıkmaz, Metin Filmer, Mesut Kişisel, Muzaffer Tuncalp, Necdet Türkantoz, Necla Evren, Necdet Altınel, Necdet Oktay, Nejat Altav, Nejat Görman, Nusret Vuran, Oktay Enünlü, Oktay Kökten, Orhan Cürdaneli, Orhan Sönmez, Orhan Yamanoğlu, Osman İdikut, Ömer Faruk Arkın, Özdemir Gözüodlu, Özdemir Nişancıoğlu, Paidar Dobra, Paidar Demir, Pavlo Ditkowski, Rafet Hamurcuer, Recep Ogan, Sabahattin Erman, Sacit Seldüz, Sadi Gülçelik, Salih Al, Sezai Türkeş, Sırrı Sümer, Suat Kesim, Sacit Seldüz, , Sedat Erener, Sema Bora, Sinan Erdem, Siray Özgüden, Şahap Yeşerenyuva, Şakir Eczacıbaşı Şevket Güventürk, Teoman Sepken, Tevfik Aynel, Tunç Başaran, Tunç Kurtböke, Turan Hakkut, Turan Şar, Turhan Erdil, Türker Topel, Ünal Barkoy, Vahit Çolakoğlu, Valentin Holyavkin, Vedat Ertan, Veysi Dikeç, Yılmaz Akınlar, Yılmaz Eser.

ANKARA SALON PERSONELİ DERTLİ…
Ocak ayından beri başta Haşim Parlak olmak üzere Ankara salon personelinden çok çarpıcı iddialarla dolu mesajlar alıyorum… Özellikle Genel Kurul öncesi yoğunlaşan bu mesajları zamanlaması yanlış olacağı için yayınlamadım… İyi ki de yayınlamamışım ?... Hezimetin faturası bana çıkartılırdı ?... Hoş gerçi yazdığım yazılar yüzünden bilinçleşen bazı taşlar ile kofları (!) yer değiştirmedi değil ama bunlar asla iddia niteliğinde değildi ?... Haşim Parlak’ın iddiaları yenilir, yutulur cinsten değil ?... Bu iddialar eğer doğruysa, soruşturma açılacak kadar çarpıcı ?...Zaten bu iddiaların çoğu bir Bursa web sitesinde geniş biçimde yayınlandı…
Geçen gün de sitemize yazan Haşim Parlak gene serzenişte bulundu… 
“Hocam lütfen diyorum giden başkan ve yönetiminin insan yerine bile koymadığı salon personelinin biraz olsun ilgi ve alakaya ihtiyacı var, gidenler Başkent Spor Salonunda çalışan ve çeşitli nedenlerle ayrılan personelin haklarını gasp etmiş ödememişlerdir.Topu bugünki Başkan ve yönetimine atmışlardır. Hocam sizden bu konunun üzerine gitmenizi rica ediyoruz.” diyen Parlak’ın daha önce bana yazdığı, ancak tarafımdan yayınlanmasında sakınca gördüğüm diğer iddiaları da dediğim gibi yenilir, yutulur cinsten değil ?... Hepsi de belgeli olan bu açıklamaları, çok özel bir dosyayla Voleybol Federasyonu Yönetim Kuruluna yolladım !... Artık top onlarda… 
İddiaların doğruluk derecesini araştırmak ve şimdilik yorumlamak bu aşamada, açıkça söylemek gerekirse beni aşar… 
Ayrıca, geçmişin üzerine sünger çekilmesinden yanayım… Bunu söylerken tabii ki iddia konusu olan idari ve hukuki hakları kastetmiyorum… Yepyeni, pırıl pırıl bir dönem içerisindeyiz… Önümüze bakmalı, ufka kulaç atmalıyız… Zaman birlik ve beraberlik zamanıdır…

ŞİİRLERİM ZENGİNLİĞİM…​

“Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın bir şiiri yoktur !...” demiş Özdemir Asaf… Bu yüzden kendimi şanslı saymaktayım !... Binin üzerinde şiirimin her biri bana bir evlat kadar yakın ve daima bir şeyler anlatır durur !...
Bazılarında karamsardır kelimeler… Peşi sıra hüzün ve acı getirir !... Götürdükleri ise beklentilerle dolu yıllardır !... 
Sevdalar yaşatır insanı, tutkular olgunlaştırır, beklemekse güçlendirir !...
Bazen geleceğine inanarak beklemek bile O’nu içinizde saklar !... Bir umuttur, bir vesiledir, yaşıyor olduğuna inanmaktır !... Bazense gerçek bitiş korkuları sonlandırır her şeyi, tüm yaşanmışları… Kapıyı sıkça çalan anılara küser, açmazsınız gönül kapınızı !... Bu O’nu tekrar bekleme gücünü kaybettiğiniz korkusundandır !... Solan renkler artık boyanmaz olmuştur !... Geride bırakılanlar unutulmaz olsa bile !...
Bir şiirimde ölüme gülmüşüm !... Bir diğerinde gidenle gömülmüşüm !... 
Okuyunca yalnızlığımı daha iyi anlatır birkaç şiirim !... Kalabalıklardaki yalnızlığımı kim benden daha iyi mısralara dökebilir ki ?...
Birinde bir bulutun üzerinde bulursunuz beni… Ellerimde anlamlı sevgiler, benimle yükselerek gelirler !...
Eski bir bakış gönül perdemde tekrar vizyona girmiştir…
Soluk soluğa karaladıklarım, zorlu yarışlarda yorgun düşmüşler, geride kalıp, kaybetmişlerdir !...
Küçüklüğümde ne kadar büyükmüşüm meğer ?... Büyüdükçe gençleşmek olsaydı oysa yaşamda ?...
Çoğu kez de korku duygusuyla duygu korkusu birbirlerini kıskanmışlardır benliğimde…
Gözlerime anılarımı saldım mı, gönlümü bir kırbaçla şaha kaldırdım mı, hep yalnız kalmak isterim !... Ve, saklanmak suskun itiraflarla gecenin koynunda !… İçimde erişilmez kalelerin surları bazen çatlamış, çokça da yıkılmıştır !...
Bir türlü anlaşamamıştır beynimle kalbim !... Birbirlerine küs kaldıkları çok olmuştur !... Tutku zekaya dar getirmiştir benliğimi !... Tıpkı hüsranın umuda yaptığı gibi ?...
Gölgem, karanlıklarda bile peşimden gelir !... Ama aydınlıklarda bilmem niye hep önümdedir ?...
Düşünürüm bazen, birlikteliğimizden bir durakta inince niye yalnız kalan hep ben oldum diye ?... 
Bazen mısralarım dolu dolu suskunluğumu haykırırlar !... Herkes duyar, duyması gereken hariç ?... Uzaklıklar niye yakınlaşmaz ?... Tezatlık bozulmasın diye midir bu birleşme korkusu ?...
Yorulmadı bir kelime hiç, şiirlerimde… Daima bir yerlerde haykırdı sessizce… “Aşk”tı, anlatamadı derdini, sığmazdı gerçi şiirlere ?... Oranı ondan fazla oluşuydu belki sebebi ?... Mekan fark etmezdi, burası orası, orası burası olabilirdi ama ne ora ne bura o kelimeye yaranamadı gitti !...
Umutlarım şarabın en ateşlisinde yeşile küstü, içtikçe dargın kaldım !... 
Uykularımda gözlerimde fırtınalar, rüyalarımdaki mendireğe sığınamadılar hiç !...
Şiirlerimdeki yaz-boz tahtalarına renkli kelimeler astım !... Geceler acımasızdı, tüm renkleri benden çaldı !...
Onu ararken benliğim yalnız kaldı !... Çoğalan yalnızlıklar bir olup beni boşluklara saldı !...
Yere son düşüşüme kadar kararlıyım yazmaya !… Gönül bu, batmış dikenler bir kere !.... Akar da akar yüreğim, kırmızının her tonuyla !... Kalemim tükenmez değil ama bilmez toprak paklar önlenemez sonu ?...
“Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın bir şiiri yoktur !...” boşuna dememiş Özdemir Asaf !...
Beni boşuna “Zengin” eylememiş ?...


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.