Hasan Uğur Epirden

Hasan Uğur Epirden

KALİMERHABA... LÜTFETTİLER... ANLAYANA!

“KALİMERHABA”

Türkiye ile Yunanistan arasında politik arenada cereyan eden ve bazı sözde milliyetçi, fanatik bir kısım halkımız benliğinde süren gereksiz ve anlamsız çekişme, gerginlik ve hatta düşmanlığın beni çok üzdüğünü belirtmek isterim…

Sadece komşu olmanın, aynı coğrafyanın üzerinde aynı iklimleri paylaşmanın değil, tarihi çekişme ve hesaplaşmalara inat, iki toplumun arasındaki dostluğuna ve barış severliğe en çok inananların da her zaman başında gelmekteyim...

Kıbrıs sorunu dahil, beyinlerine geçmişte kalan fanatik ve ebedi boş duyguların tohumlarını atan bir azınlığı dikkate almazsak Türk ve Yunan halkı daima birbiriyle birlikte olmaktan memnunluk duymuş iki halktır…

Birinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı tüm olumsuzluklara ve İstiklal Savaşı’nın getirdiği tüm coşkuya rağmen Cumhuriyet ilanından bu güne bizler daima içimizdeki azınlık dediğimiz, farklı ülke ve farklı din mensubu birçok vatandaşımızla birlikte, kardeş kardeşe yaşamış, içlerinde mesleki ve ticari başarılara imza atmış, hatta vergi rekortmeni olabilmiş nicelerini bağrımıza basabilmiş olgunlukta ve büyüklükte bir ülkenin mensuplarıyız… Ve Rumlar da işte onlardan bir kesimdir… 

İki ırkın birbirlerine benzer yaşantıları, aynı iklim yelpazesinde yer alan benzer eşsiz kıyılarından, sıcakkanlı müziğinden, anasonlu içkilerinden (Rakı ve Uzo) paylaştıkları denizin leziz balıklarına kadar hep bir benzerlik yaşanmış, dini vecibelerimizi yerine getirdiğimiz camilerimiz ve kiliselerimiz birbirlerine semt komşusu olabilmiştir…

Üstte de bahsettiğim, sadece tarih ve onun fanatizmi içinde kapalı gözlükle yaşamayı ilke haline getirmiş, asla önce insan, sonra asri olmayı üzerinde taşıyamayan bağnaz bir azınlık hariç, iki ülke insanı birbirleriyle daima dost yaşamış, nice aşklara bile imza atabilmiştir…
Nice “Rum” arkadaşım olmuştur. Bir çoğu ile de hala büyük bir zevkle görüşebilmekteyim. 

Oldum Olası kendimi Türk – Yunan dostluğunun içinde hissetmişimdir… 
Çocukluğumda bana Akordeon dersleri veren (Hala en iyi çaldığım parça “Comparsita’dır. Düğün sahiplerine duyurulur.) Viron abi 45 yıldır Atina’da pastacılık ve çikolatacılık yapıyor.

Lise sıralarını paylaştığım değerli kibar arkadaşım Fedon Dermasonluoğlu işleri bozulunca tekrar İstanbul’a döndü. Şimdilerde Perşembepazarı’nda açtığı mütevazi dükkanından ekmek parasını çıkarma gayretinde…

Bir diğer sıra arkadaşım Yani Boziki evvelki yıl bana buram buram İstanbul kokan bir şiir kitabı yolladı… O kadar temiz ve yalın Türkçe kullanmış ki ?...

Atina’daki konsolosluğumuzda çalışan eski canım voleybolcum Karin Çizmeciyan’dan arada sırada mail alıyorum. Onun hala “Biricik antrenörü” kalmış olmam ne büyük mutluluk ve onur benim için !.. Karin iki komşu ve dost ülke arasında kitap çevirileri yaparak köprüler kuruyor… 

1971 Türkiye Gençler Şampiyonu Beyoğluspor’da birlikte top oynadığım, hem Türk Milli, hem de Yunan Milli takımının formasını giymiş İrakli Doriadis kardeşimin de hala voleybolun içinde kalmış olması takım arkadaşı olarak beni memnun ediyor. 

Sadece tarihle yatıp kalkan, “Milliyetçilik” duygularıyla hala “İntikam ve nefret” duygularıyla, kompleks içerisinde yaşayanlara, hala geçmişi politik malzeme yapan yürek fakiri idarecilere, hala “Kan davası” güden dar kafalı, küçük beyinli insancıklara bu sıcak ve insancıl ilişki ve buluşmaların birer örnek olmasını çok isterim…

LÜTFETTİLER...ANLAYANA!

DİREN YÜCEL ASLAN !...

Aslanlar gibi karayiğit bir voleybolcu kardeşimizin maalesef pençeleştiği hastalığı ile sarsıldık !...
1986-1987 Dünya şampiyonu olan Ordu Milli Takımımızla kariyerinde zirve yapan Yücel Aslan 2 yıldır yoğun lösemi tedavisi görüyor…

Gururu, mütevazılığıyla bu rahatsızlık için uzunca sayılabilecek bir süre voleybol ailemizden saklayan, açıkçası tüm sıkıntılarını içine gömen Yücel’in durumunu ilk fark eden İlker Çeteci camiayı derhal bilgilendirdi, akabinde Gülnur Görgün devreye çok sıkı bir şekilde girdi, gerçek bir lider olarak müthiş mesai harcamaya başladı… Voleybol basını acil olarak tüm bireylere duyurdu…

Son olarak Metin Görgün’ün hazırlayıp, sunduğu ve İlker Çeteci’nin konuk olduğu, duygusal anların yaşandığı TV programında çok daha geniş kitlelere duyuru yapıldı…
Metin Görgün olgun, şiirsel sunumuyla, İlker Çeteci de ortaya koyduğu güçlü babacan tavrıyla son yıllarda seyrettiğim en duygusal ve yararlı programa imza attılar… Gülnur Görgün telefonla bağlandı,Yücel ile ilgili ne kadar önemli bilgi varsa paylaştı, sonrasında ise hattın öbür ucunda Yücel vardı… 
Bu durumda olan tüm şansız hastalara örnek teşkil edecek bir güçle dimdik ayakta durduğunu hissettirdi bizlere…

Yücel bu hastalığın üstesinden gelecek !... Buna o konuşmasındaki elektrikten anladım !...
Ancak ona yardımlarımız gerekiyor…
Tüm kan gruplarında olanlar Trombosit desteği verebilirler… Ama kırmızı kan da gerekmekte… Bunu da erkek bayan tüm gönüllüler verebilir… 
Yücel’in KAN GURUBU: O RH – (Negatif)
Bu gruba ait gönüllülerin Gülnur Görgün’ü aramalarını rica ediyorum…
“DİREN YÜCEL ASLAN !...”…
“HEPİMİZ YÜCEL ASLAN’IZ !...”

1962 Ankara doğumlu.olan Yücel Aslan evli 1 erkek çocuk sahibi…
1981-1996 yılları arasında Oyak Renault, Ziraat Bankası, Galatasaray ve Paşabahçe takımlarında profesyonel olarak voleybol oynadı… 
1986-1987 yıllarında “Dünya Ordulararası Voleybol Şampiyonu” olan milli takımda yer aldı… Bir çok kez milli formayı giydi…
Şu anda Tuzla John Hopkins Hastahanesi’nde yatan Yücel’in tedavisinde ilik nakli aşamasına gelindi… 
16 Nisan 2013 tarihinde ilk nakil gerçekleştirildi, ancak hastalık maalesef tekrarladı…
5 Kasım 2013 tarihinde ikinci kez yapılacak ilik nakline kadar ve devamında her gün trombosit takviyesi gerekmekte…
“DİREN YÜCEL ASLAN !...” diyor, tüm gönül dostlarımı destek vermeye çağırıyorum… 
Özellikle Tuzla, Bursa Işıklar, Kuleli Askeri Liseleri’ne buradan sesleniyorum… Yücel ağabeyinize destek vermeye koşunuz !...

Trombosit Bağış İçin önemli bilgiler : (Tüm kan grupları verebilir.)
Erkekler damar yapısı bakımından tercih edilmektedir.
Son üç ay içerisinde kan bağışında bulunmamış olması,
Son üç gün içerisinde ağrı kesici ve aspirin türevi ilaçlar kullanmamış olması,
Son bir yıl içerisinde ameliyat, endoskopi, kolonoskopi olmaması,

1986-1987 Dünya şampiyonu olan Ordu Milli Takımımız… 
Yücel Aslan 10 numaralı formasıyla…

LÜTFETTİLER…

FEDERASYONDAN METAZORİ TOPLANTI…

Göreve geleli 1 yılı geçen, planı, programı, hedefleri muamma olan Federasyonun kapıları da bilgi paylaşımına kapalı, sorularımız cevapsızdı ?... Bu ne verilen görev anlayışına, ne de saygı kriterlerine uymamaktaydı ?...

Basını, dolayısıyla bilgilendiremediği voleybol severleri yok saymak, acaba beceriksizce ve/veya bilinçli olarak yapılan onlarca hatanın yüzlerine vurulma korkusundan kaçmak mı, yoksa bizleri nazara almamak mı bunu açıkça devamlı sordum, durdum !...
Bu kaçış nereye kadar sürecekti ?...

Eninde sonunda elimize düşecekler, birer birer sorularımıza sadece cevap vermekle kalmayacak, aynı zamanda da bir nevi hesap vereceklerdi… Vermek de zorundaydılar !...

Duyumlarıma göre, Federasyon da daha fazla kaçamayacağını anlamış olacak ki, 11 kasım pazartesi günü İstanbul’da Basının karşısına çıkma kararı almış ?... Lütfetmişler ?... Çok geciken bu sancılı kritik toplantının aynı zamanda da Özkan Mutlugil Federasyonunun gayri resmi de olsa (!) gönül saltanatı zamanlamasını da (!) önemli ölçüde belirleyeceği kanısındayım !... Gönül saltanatı diyorum, zira büyük çoğunluk tarafından güven desteğini kaybettikten sonra o meşhur koltuğa oturmaya devam etmek, resmi kriterler içinde bile olsa “İşgal” olur, onursal zenginliği fakirleştirir…

Basınla yüzleşme kararı almışlar almasına da başta ben olmak üzere işlerine gelmeyenleri çağırıp çağırmama (!) konusunda (!) kararsızmışlar ?... Politik arenadaki “Yandaş Basın” ayırımcılığı ve de bölücülüğü spora, bu mümtaz camiamıza da mı sıçrıyor ?... Politik müdahaleler zaten aleni, görmemek mümkün değil ?... Ama voleybol ailesi buna asla izin vermez, hesabını da er geç sandıkta sorar !...

Akıllarınca beni ve de diğer değerli emekçi arkadaşlarımı susturmak aymazlığı hevesleri, ancak aykırılıkla, doğrularla yüzleşme korkusuyla özdeşlenen bir görev zafiyeti olur ki Yönetim Kurulunda bazı aklı selim kimliklerin böyle bir basitliğe ve çirkinliğe imza atabileceklerini, daha büyük veballer altına girebileceklerini hiç sanmıyorum ?... Zaten uzaklarda da olsam bazı çatırdı seslerini (!) duyuyorum…

Başkan Özkan Mutlugil’e dersini iyi çalışmasını, toplantıya gelirken dosyasında açık ve somut belgeler bulundurmasını salık veriyorum… 
Ben şahsım adına söz veriyorum, sözlüde sorularımı torpil yaparak, (!) çalıştığı yerlerden soracağım ?... Çok terleyeceğini, hayatının en önemli sınavlarından birini, belki de en önemlisini vereceğini asla unutmamalı !... Bunun için yanına kurmaylarını (!) almayı da ihmal etmemesini hararetle öneriyorum, ağabey tavsiyesi… Yoksa sıfır noktasına hızla düşüşünü paraşüt açsa önleyemez ?...

Mutlugil’in, içinden “Şu EPİRDEN Hoca olmasaydı, voleybolu ne güzel ve rahat yönetirdim ?...” serzenişini duyar gibiyim ?... Ancak her şey iç huzurda… Görevini en iyi şekilde yapmış olmanın rahatlığı ve onuru gibisi var mı ?... EPİRDEN Hoca sadece bir teferruat… Tabii ki arkasında kitleler olan bir teferruat ?...

Kısacası, 11 kasımda bilinmeyenler karanlıklardan çıkıp, ışıkla buluşacak, aklar ve karalar ortaya saçılacak !... Medenice, ailemizin seviyesine yakışır, doğruların su yüzüne net ve anlaşılır bir şekilde çıkacağı bir toplantı olacağından eminim… Sonrasında gereği ne ise o yöne kararlılıkla yürünür ?...

MUTLUGİL’İN BİZLERİ TAVLADIĞI SÖZLER…

Özkan Mutlugil, Genel Kurul’da Başkanlığa adaylığını açıklarken zayıf üslubuna rağmen elindeki kağıttan hazırladığı, umutlarımızı yeşerten okumasını (!) yapmış, çoğulcu bir yaklaşım beklentisi içinde olan bizleri resmen tavlamıştı… 
Yılların voleybol adamları olarak bizler, sonrasında keklik gibi avlanmış olduğumuzun geç de olsa farkına vardık… “Geç” diyorum çünkü Genel Kuruldaki hedefsiz, plansız, programsız cılız konuşmasını kibarlığına ve beyefendiliğine yormuş, nazara pek almamıştık… Ne de olsa toparlanacak, eksiklerini önceden de kader birliği (!) yaptığı yol arkadaşlarıyla bertaraf edecek, arzuladığımız ve de kendisinden beklediğimiz reformist çalışmaları, önceki Başkan Erol Ünal Karabıyık’ın voleybolumuza kattığı inkar edilemez değerlerin üstüne yenilerini koyarak, eksiklerini de tamamlayarak, ele aldığı seviyeyi daha yukarılara taşıyacağını düşünmüştük ?...

Ancak aradan geçen 13 ayda tam bir hayal kırıklığı yaşadık, üzüldük, dahası kızmaya başladık !...

Özkan Mutlugil’in, Genel Kurul’da Federasyonun değişime ihtiyacı olduğunu ifade ederek (!) ve de Federasyonun kulüplerin değil, kulüplerin federasyonun varlık nedeni olduğuna dikkat çekerek (!) Başkanlığa adaylığını açıklarken verdiği sözleri gelin bir hatırlamaya çalışalım ?...

“Federasyonda kulüplere, sporculara ve tüm paydaşlara hizmet için var olma; temel görevin sporun, kulüplerin ve sporcuların güçlenmesini, gelişmesini ve başarılarının artmasını destekleme bilincinin hâkim kılınmasına ihtiyaç vardır… Demokratik tutumun, yaşamın her alanında tesis edilmesi, toplumların olduğu kadar camiaların gelişmesi için de çok önemli bir unsur olduğuna dikkat çekerek bunun Kişisel vizyonum arasında da yer alan Demokratik tutumun temel taşları ise organizasyona en alttan, en üste kadar bağlı bireylerin katılımı ve organizasyonun her parçasının birbirleri ile olan paylaşımcılığıdır. Bu tutum şeffaf ve adil bir yönetimi ortaya çıkarır… Voleybol camiası özelinde de söz konusu demokratik tutumun sergilenmesi, Türk Voleybolunun gelişimi ve her parçasıyla geleceğe taşınması açısından çok önemlidir. Özellikle erki elinde tutan yönetimin, kendisine bağlı olan ve voleybolun bütününü oluşturan parçaların her birine eşit mesafede olması, empati kurması ve organizasyona sağduyulu bir yaklaşım sergilemesi elzemdir… Bu vizyondan hareketle, Federasyonda yönetim anlayışının değişim ihtiyacını karşılamak, öncelikle voleybolu ön planda tutan, dayanışma, sevgi ve saygı temeli üzerine oturmuş demokratik bir yönetim anlayışının tesis edilmesine vesile olmak adına, 2012-2016 dönemi için Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanlığı’na bu anlayışımı benimseyen kulüplerimizin, delegelerimizin, spor elemanlarımızın talebi ile aday olduğumu bilgilerinize sunarım...”

Yorum sizlerin… Basın toplantısında sorularıma bu sözlerden yola çıkarak başlayacağım… Bu arada Federasyondan, Basın toplantısının Erol Ünal Karabıyık Başkan’ın mertçe yaptığı gibi toplantı süresinin kısıtlanmaması, her şeyin konuşulacağı, sorularımızın açık ve net cevaplandırılacağı bir formatta olmasını hassasiyetle rica ediyorum… 
Federasyona bir diğer teklifim, toplantının başından sonuna kadar çekilmesi ve de yayınlanmasıdır… Biz DAKTİLO grubu olarak bu konuda hazırız… Her şey voleybol severlerle paylaşılmalıdır… Dürüstçe, mertçe, şeffaflık içinde…

YETİŞTİRİCİLİĞE TEŞVİK ÖNERİM…

Salon ve plaj voleybolunun ülke düzeyinde dengeli bir şekilde yayılıp gelişmesini sağlamak, başarılı sporcuların takibini yapmak ve bu sporcuların yetişmesi için gerekli tedbirleri almak, her kademedeki sporcular için eğitim ve hazırlık kampları açmak, voleybolun geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasını temin etmek amacıyla, Federasyon’un bütçesindeki yıllık gelirlerinin en az ’ini eğitim, alt yapı çalışmaları ve kulüplere yardım olarak kullanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemek amacı ile Türkiye Voleybol Federasyonu tarafından hazırlanmış olan “Kulüplere Yardım Talimatı”na ek yapıp bir genişlik getirmek, ve“Yetiştiriciliğe özendirmek” olgusunu daha önce paylaşmıştım… Voleybol camiasına ve tabii ki bu vesileyle tüm spor kamuoyuna tekrar sunmak istiyorum…

Yıllardır, hem de olanaksızlıkların, yoklukların, zorlukların pençesinde, maddi sorunların yoğunluğu içerisindeki geçmişten bugüne yaşadıklarım içinde amatör kulüplerin ve yetiştiricilik vasıfları olan alt yapı antrenörlerinin sıkıntılarını en iyi bilenlerdenim…

Paralarını çoğunlukla yanlış transferlerde hovarda bir şekilde “Hiç” eden büyük kulüplerin, sınırsız maddi imkanlara sahip, yabancı antrenör müptelası müessese kulüplerimizin yanında çaresiz kalan amatör kulüpleri yaşatmamız bir nevi vazifemiz sayılmalıdır… Federasyonumuz bu kulüpleri bence bir gurupta toplamalı, özel bir lig tesis etmeli, hatta maddi yardımlarda da bulunmalıdır… 
Bu kadirşinas kulüpleri ve altyapı antrenörlerini özendirme olgusu ve vazifesi bugüne kadar hep ihmal edilmiş, hatta daha da ileri giderek ifade edeyim, emsali az görülmüş bir vefasızlık gösterilmiştir… Yaşatmamız, el üzerinde tutmamız gereken Anadolu kulüplerinin, antrenörlerinin çektiği sıkıntıları, acaba kimler, ne zaman gündeme taşımış, bırakın taşımayı, kapılarını samimi ve içten bir şekilde çalmış, hatırlarını sormuş, sıkıntılarını dinlemiştir ?... 
Bu konuda bir önerimi ortaya koymak, gereğinin yapılması için tartışmaya açmak istiyorum… Buna katılır, destek verirsiniz veya duyarsız kalır, “Bize ne ?...” diyebilirsiniz ?... Olsun, sizler hele bir eteklerinizdekini ortaya dökün, bizler de sorumlu mercilere tekrar en olgun biçimde taşıyalım ?...

İŞTE ÖNERİM

İşte önerim : Sporcu transferlerinden, transferi gerçekleşen sporcunun yetiştirici ilk antrenörü ve de kulübüne teşvik primi kesilmesi… Milli takımlar seviyelerine yükselen sporcular için de bu kez Voleybol Federasyonu’nun önceden saptayacağı bir prim yönetmeliğiyle gene bu sporcuları yetiştiren antrenöre ve de kulübüne ödül vermesi… Bu sistem kademeli de olabilir… Yani dalga dalga, belirli oranlarla daha sonraki antrenörlerini ve de kulüplerini de kapsayabilir ?… 
Kısaca, bir basit örnekle, yetişkin her sporcunun transfer ücretinin mesela % 10’unun kesilerek onu yetiştiren ilk antrenörüne, % 10’unun ise ilk kulübüne verilmesini öneriyorum… 
Diğer bir önerim ise Milli sporcular ile ilgili… TVF’nun Yıldız Milli sporcuların yetiştirici antrenör ve kulüplerine mesela 10.000’ar TL, Genç Milli olanlarda 30.000’ar TL, A Milli olanlarda ise 50.000’er TL prim vermesini teklif ediyorum… (İfade ettiğim ücretler sadece örnek amaçlıdır…) 
Yukarıda da belirttiğim gibi bu prim sistemi kademeli olarak da düşünülüp, uygulanabilir ?... Bu önerim sporcuların her transferi için geçerli olmalıdır… Böylelikle gerek kulüpler, gerekse alt yapı antrenörlerine bir teşvik, bir heyecan getirilmiş olacak, alt yapılardan çok daha verim alınabilecektir… Bu konuda işi sağlam temellere oturtmak için Sporcular (veya vekilleri) ve Kulüplerin arasında imzalanan protokollara, Federasyon’un ve Antrenör Derneklerinden birinin katılıp, birlikte imza altına almaları önerisinde bulunuyorum… Böylelikle bu protokollar daha sağlıklı, daha güvenilir olacaktır…
İllerde konuşlandırılmış (!), GSGM bütçesinden yılda 18-20 milyon Lira ödenen 819 (Belki artmış olabilir ?...) iBölge Antrenörünün çoğu “Salla başını, al maaşını…” zihniyetiyle GS İl Müdürlükleri’nden göz göre göre haksız yere semizlenirken, sayısız emekçi antrenör sporcularını çalıştıracak tesis bulmakta güçlük çekmekte, gönüllü olarak verdikleri mesai ve ceplerinden harcadıklarının karşılığı umursanmamaktadır… 
Aşama kat ettirdiği sporcuları, semeresini alamadan ve mürüvvetini göremeden ellerinden “Hazırlopçu” kulüpler tarafından kapılan alt yapı antrenörleri görevlerinden soğumakta ve uzaklaşmaktadırlar… Geçmişten bunun sayısız örneklerini verebilirim…
İşte bu yüzden, “At Yarışçılığı”nda bile olan (!) bu sistem, önerimin ne denli önem taşıdığını kendiliğinden ortaya çıkarmaktadır…. Üzerinde çalışılıp, tartışılıp olgunlaştırılacağı beklentisiyle sizlerle paylaşıyorum… Bazı kişilerin “Pas” geçecek olmasını bile bile, bazı “Hazır tenkitçilerin” de olumsuz yorumlarını göze alarak ?...

2 YORUM…

Enes Danişmend - 14.10.2013 - 08:36 
“Sevgili hocam,
Ne güzel yazmışınız gene. Sizinle doğruların sesi daha gür çıkıyor, biz kendimizi daha iyi daha güvende hissediyoruz iyi ki varsınız.
Yazdıklarınızda acaba itiraz edilecek tek kelime bulabilir mi federasyonun yetkilileri merak ediyoruz. Bayrak ayıbının nasıl savunurlar, Sinem hocaya yapılanın temizlik operasyonu olmadığını nasıl söylerler, federasyonun kasasından tek kuruş harcamadan voleybola kazandırılmış tesisin il müdürlüğüne devredilmesi nasıl açıklarlar, Erol beyin uzun uzun bahsini ettiği eksi milyondan alınıp artı milyonlara çıkarılmış bütçenin bu günki durumunu hangi matematiğin diliyle izah ederler, dünya voleybolu küçüldü de biz ondan başarılı gibi göründük deyip devraldıkları dünya çapında milli takımlarımızı bu hale getirmenin hesabını nasıl verirler, canım kurumun Kuzu getirttik memleketten yiyecek yer bulamıyoruz ocağı yakın akşama sizdeyiz diyen yandaş bürokratlara yemek servisi yapacak kadar pespayeleştirilmesini neyle örtbas ederler, aklımız dimağımız almıyor.
Merak ediyoruz federasyona kiralanan makam otomobillerinden de destekçi bürokratlara tahsis ettikleri var mı? Çünkü personel bu söylentilerle kaynıyor. Yemek firmasından vakit buldukça Ankara’ya gelebilen Özkan beyin Ankara’da kaç sekreteri oldu? Federasyon nereye gidiyor. 
Canım hocam, 
Vesilenizle bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. CEV veya FIVB ye aday göstermenin şartları bellidir federasyon yönetim kurulu kararıyla der. Yani Erol bey istese de CEV e tek başına onu değil bunu aday göstermeye karar verdim diyemez. Yönetim kurulu kararı olması gerekir. Bu durumda Özkan beyin sağda solda ayağının Erol bey tarafından kaydırıldığını söylemek yerine yola birlikte çıktığı arkadaşlarının onu aday göstermekten neden vaz geçtiğini açıklaması gerekmez mi?
Üzülüyoruz sevgili hocam. Bu yakaya ancak siz yapışabilirdiniz öyle de oldu.
İyi ki varsınız.
Saygılarımızla ve hürmetlerimizle.”

gözlem - 14.10.2013 - 20:14 
“SAYIN HASAN HOCA; Bu hakem kıyafetleri meselesini siz daha iyi biliyorsunuz. Hakem kıyafetlerini M.H.K başkanı, söylemeğe dilim varmıyor, bir şeye benzetmişti. Acaba şimdiki kıyafetler ona göre neye benziyor acaba? Eski kıyafetleri istemeyen yeni kıyafetleri nasıl seçti acaba? Hakem kıyafetlerinin yenilenmesi M.H.K’ye aittir sanıyorum. Görmeden kabul etmiş olabilirler mi? Hocam hakem kursları ile ilgili sorunlar var daha neler neler? Sayın hocam hakem kıyafetleri ne ki hakem kurslarına fed. arabasıyla gidip yol ücretini ayrıca alanlar kurslara geç gidip geç kaldığı zamanın ücretini alanlar . Bence fed. tüm kurullarını kendilerine bir çeki düzen vermeleri harcadıkları masrafları tüm voleybol ailesi için harcanmalı diye düşünüyorum. Sevgiler.”

HULUSİ TUNCA’DAN ARŞİVLİK ESER…

DOSTUM HULUSİ… Popüler müziğimizin altın yılları olan, benim de onur duyduğum sanatçıların menajerliklerini üstlendiğim, konserlerini düzenlediğim 70’li ve 80’li yıllarda müziğimizin başucu dergisi olan “HEY” tüm müzik otoriterlerini ve yazarlarını bünyesinde toplamış, objektif bakış açısıyla ve nezih çizgisiyle müziğimize yön veren bir fenomendi… İşte o derginin lideri olan kadim dostum Hulusi Tunca, objektif bakış açısıyla, güvenirliğiyle müzik camiamızda istisnasız tüm sanatçıların ve müzik adamlarının sevgisini kazanmış, Babıali’nin o kutsal gazetecilik tozunu yutmuş, tarih sayfalarını bünyesinde taşıma ayrıcalığını özümsemiş gerçek bir duayen, bir otorite, ayaklı bir müzik kütüphanesidir… İmzasını taşıyan her yazısı arşiv niteliğindedir… Bu kitabında da her türlü övgüyü ve alkışı fazlasıyla hak ediyor… Paylaşımlarının geçmişten, asırlar sonrasına ışık tutacağına inanıyor, günümüz gazetecilerine örnek gösteriyorum…

Deli bir zaman diliminin en güvenilir şahidi ve o tarihi yazanlardan biridir Hasan Uğur Epirden...
70 leri inşa eden o kahraman öncülerin ya akıl hocasıdır, ya iş ortağıdır, ya sırdaşıdır
ya da başları sıkıştığı zaman sığındıkları bir limandır...
Benimse, 40 yıldan bu yana arkadaş olmaktan hem çoook büyük bir keyif ama hem de onur duyduğum biridir Hasan...
Hasan Uğur Epirden...
Dün ani bir biçimde, durup dururken Hasan dan uzun bir yazı düştü Face Mesaj kutuma... Çok meraklandım... Ve bir solukta okudum...
Yıllar öncesine gittim...
Bir film şeridi gibi koca bir tarihi bir daha yaşadım...
İçinde hayal, içinde heyecan ve umut ve daha iyi bir yarın ve daha iyi bir ülke için her alanda ve her dalda mücadele olan o yılları...
Hasan Uğur Epirden işte o zamandan bir güzelleme çaktı bugüne...
Tanju Okan ı yazdı...
Ve Bayramın Kanlı Günleri nin üstüne en azından kimyamızı düzelten bir cumartesi akşamı yazısı oldu...
Birlikte okuyoruz...
Deniz İZGİ / KARABAŞ

TANJU OKAN

Urla’da güneş batmak üzereydi… Poyraz nöbeti meltem’den devralmış, hafif ve tatlı bir serinlik tenleri okşar olmuştu…
İskelede, limanın karşısındaki eski Rum evinin altındaki kahvenin önündeki bankların birine oturmuş, döneceği anı bekliyordum… O’nu gerçekten de özlemiştim…
En son TRT Ortaköy stüdyolarında Kaynak Gültekin’in yönetmenliğini yaptığı Şevket Uğurluel ile piyano başı programında rastlamış, program sonrası kafa kafaya vermiş ondan, şundan, bundan konuşmuştuk… Ama söz gene dolanıp, dolaşıp yine aşka ve verdiği dayanılmaz bir acıya dayanmıştı !… Zaten aldığı alkol, bu gezinin sonunun nereye varacağının ve nasıl noktalanacağının sinyalini vermekteydi !…

O alkol değil miydi O’na bir “Dünya Starı” olmanın kapılarını yüzüne kapatan ?... O alkol değil miydi tüm sevdiklerini elinden kopartırcasına alan ?... Ve o alkol değil miydi O’nu kalabalıklar içinde yalnızlığa mahkum eden ?...

Hayatım boyunca bir gece kulübünde en keyif alarak dinlediğim sesti… Ve beni karanlıklar içinde güçlü sesiyle ağlatan tek solistti… O’nu Frank Sinatra’yla bile mukayese etmiş nice müzik otoritesi vardı…

Konuştuğumuz, gene yüreğinde kor gibi yanmaya devam eden, aşkların en zalimi, en acımasızı, en çektireniydi… Zerrin’i çok sevdi… Evlendiler… Onun için içkiyi bile bırakmayı denedi… Bir süre içki ve sigaradan uzak durdu… Hayatı tam düzene girmek üzereydi ki, iradesi ve beynine tekrar yenik düştü !…

İstanbul boğazı… Urla… Tekne… balık… ve yine içki… Bunun faturasını çok ağır ödedi… Ailesi biricik Zerrin’ini bağrından koparıp, Amerika’ya kaçırdı… Ve koca dev adam için yalnızlık ve hüzün yılları başladı !… Müzik’ten kopma noktasına geldi!… Küskündü !… herkese… her şeye…. yaşama… aşka… Tek tesellisi deniz, tekne, balık ve alkoldü…
Oysa müziğe başlangıcı ne ilginçti… Annesi müziği sevdirmek ve ona aşılamak için küçük Tanju’nun piyanosunun tuşları üzerine az bisküvi dizmemişti…

Askerliği sırasında da, Ankara Orduevi’nde davul çalarken, Selçuk Sun’un ısrarı ve teşvikiyle şarkı söylemeye başlamıştı… Söylemeye başlamıştı başlamasına ancak, tembelliği, zor ezberciliği orkestra arkadaşlarında epey şikayet konusu olmuştu !…
1961’de Ankara’da bir çok gece kulübünde çalışmış, bu arada Orhan Sezener, Müfit Kiper, Vasfi Uçaroğlu gibi dönemin önde gelen orkestralarında da solistlik yapmaya başlamıştı…

İlk evliliğini Sema Burak ile yapmış, ancak bir yıl sürebilen bu evlilikten de oğlu Tansu dünyaya gelmişti…
Bu arada George Moustaki’nin “Le Metaique” parçasını Bekir Sıtkı Erdoğan’ın sözleriyle “Hasret” olarak okumuş, bu parça büyük sükse yapmıştı… 
1964’te Balkan Müzik Festivali’nde Erol Büyükburç ve Tülay German ile birlikte Milli solistimiz olmuştu… Bir süre dönemin ünlü şarkıcılarından Patricia Carli’nin davetlisi olarak gittiği Fransa’da şansını denemek istemişti… Hatta “İbibikler öter ötmez ordayım” parçası da hayli beğeni kazanmıştı !…6 ay daha kalması ve “Samanyolu”nun Fransızca’sının yapılması teklif edilmişti… Ancak parasızdı ve bu kadar süre Fransa’da kalabilmesinin imkanı yoktu… Geri döndü… O’nun “Hayır”ı Hollandalı sanatçı/orkestra şefi David Alexandre Winter’e yaradı ve “O Lady Mary” ismiyle yayınlanan plak, daha sonrada tam 16 dile çevrilerek Türkiye’nin yurt dışında en tanınmış parçası olmakla kalmadı, bestecisi Metin Bükey’in ününü dünya taşıdı…

Dediğim gibi onu çok özlemiştim… Teknesi uzaktan gözükünce, hele hele yanaşmaya başlayınca oturduğum kanepeden doğrulup, yanaşmakta olduğu yere yaklaştım !… Beni fark edince içten bir kahkaha attı… Elindeki balık dolu sepeti, muzaffer bir komutan edasıyla havaya kaldırdı…
“-Şanslısın !... Bunlar sana da bana da yeter de artar tombul !...” dedi… Bana rahmetli Ergun Özer’den sonra “Tombul” diyen ikinci muhteremdi…
Önünde hiç kullanmadığı külüstür otomobilinin teşhir edildiği (!) evinin bahçesinde o akşam hem balık, hem de müzik ziyafeti vardı… Onun çıplak sesle en içten duygularla Urla karanlıklarına astığı, dalga seslerinin vokal yaptığı, yakamozlarla süslenen “Kadınım”ı ve “Hasret”i hiç unutamam !...

İçtiği, 2 hatta 3 devirdiği gecelerde bile efendiliğinden , centilmenliğinden ödün vermemiş bir İstanbul beyefendiydi… Sofrası herkese açık bir dosttu… Hele masasında yerinizi aldınız mı, o koskoca kollarıyla ve gövdesiyle öylesine içten kucaklar ve öperdi ki !... O gece birlikte şarkılar söyledik sabaha kadar…. Dediğim gibi, kapısının önünde denize karşı çürüyen bir arabası vardı… Arkadaki parka almaya üşenirdi… Arada sırada yerinden kalkar, sıkça ziyaret ettiği tuvalete uğrar, bazen çektikleri dışına taşınca, gider tekerleklerini tekmelerdi !…

Bir gün içkiye tövbe etti… Ve sonrası hiç içmedi… Ama vücuduna ve sıhhatine yapacağını yapmış, olanlar olmuş ve adeta sonun başlangıcı başlamıştı !…
22 nisan 1995´ta aşırı kilo kaybı ve kalp yetmezliği ile hastaneye kaldırıldı… Maalesef konulan teşhis “siroz”du… Ve bundan sonra acılı günleri başladı… ve yaklaşık bir yıl sonra, 23 mayıs 1996 tarihinde aramızdan, onca derin iz ve “Hasret” bırakarak ayrıldı… Masmavi denizden çarşaf, yıldızlardan bir yorgan örttü üstüne…

Güneş rakı burcuna girdiğinde doğmuş adam, Güneş hep rakı burcundayken yaşadı ve güneş rakı burcundayken öldü !… Kısacası, dediği gibi yaşadı… yaşadığı gibi de öldü…. Onuruyla... Ardından böylesine hatıralar ve ölümsüz parçalar bırakarak !...

GERÇEKLER SADECE ACITMAZ, DÜŞÜNDÜRÜR…

TÜİK’in Bayram tatili öncesi açıkladığı verilere göre Temmuz döneminde Türkiye’deki işsiz sayısı geçen yıla göre 363 bin kişi artarak 2 milyon 686 bin kişiye, işsizlik oranı yüzde 9.3’e çıktı.... Uyumaya devam et Türkiye’m…

Aramızdan ayrılışının 25. yılında, “Tangoların Efendileri” NECDET KOYUTÜRK’ü ve 16. yılında da ESİN ENGİN’i özlemle anıyoruz…

ÇOK ÜZGÜNÜM...

Dostum, arkadaşım, delikanlı gazeteci, ilkeli programcı, cesur savaş muhabiri, duygu ve vefa adamı SAVAŞ AY ı kaybetmenin tarifsiz üzüntüsü içerisindeyim... Tanrı onu en mukaddes kullarına tahsis ettiği cennet mertebesine kabul eylesin !... Türk ulusunun başı sağ olsun !...

Son haftada maalesef 3 üzücü kaybımız daha vardı…

Osman Uraner annesini,

Cengiz Tokgöz kayınvaldesini,

Bülent Karslıoğlu da babasını kaybetti…

Nurlar içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun…

Ailelerine başsağlığı diliyorum…

KAHRAMANIMIZ YÜCEL’İN KAN & TROMBOSİT ORDUSU GÖREVDE…

Günden güne iyiye giden Kahramanımız Yücel’in (Aslan) aramıza tekrar katılabilmesi için başlatılan kan ve trombosit bağışı tüm hızıyla sürüyor… Kendisiyle son olarak görüştüğümde çok metanetli ve moralliydi… hastalığı yenmeyi kafasına koymuş, direniyor, hatta kafa tutuyor ?... Ama daha destek olmamız gereken süreç devam ediyor… Kan ve Trombiosit vermek isteyenlerin gulnurgorgun@gmail.com ve #kahramanımızyücelaslan twetter adreslerinden Gülnur Görgün’le temasa geçmeleri gerekiyor…

11 EKİM-8 KASIM 2013 ARASI YÜCEL ASLAN’A TROMBOSİT VEREN KİŞİLERE GÖNÜL ALKIŞLARIMI GÖNDERİYORUM…

1. MEHMET ILKER ÇETECI (VOLEYBOLCU,ARKADAŞI 2 KEZ)
2. SERKAN BUZAĞACı (İLKER ÇETECİ VELI)
3. OĞUZ KENT (YÜCELİN BALDIZININ ARKADAŞI)
4. GÜRCAN HANOĞLU (VOLEYBOL HAKEMİ GÜLCAN HANOĞLUNUN KARDEŞİ)
5. YILMAZ DUMAN (VOLEYBOL HAKEMİ)
6. SERDAR BILEKE (VOLEYBOLCU,ARKADAŞI 2 KEZ)
7. EROL INANLI (VOLEYBOLCU)
8. MUHAMMET GÖRKEN (VOLEYBOLCU,ARKADAŞI 2 KEZ)
9. DURSUN ÇABALAK (KENAN BENGÜ’NÜN ÇALIŞANI 2 KEZ)
10. ÖZGÜR SAKARYA (SERDAR BİLEKENİN ARKADAŞI)
11. CANER IRCAN (VOLEYBOLCU)
12. ÜNAL TÜRKYAZıCı (GÜLNUR GÖRGÜN’ÜN ARKADAŞI)
13. HASAN DURMAZ (DÜZCEDEN GELEN BİR GÖNÜLLÜ VATANDAŞ)
14. GÖKSEN TEZYÜREK (YÜCEL’İN ANKARA’DAN ÜNV ARKADAŞI)
15. OKTAY AYTAÇ (HOPA İBRAHİM DAĞISTANLI’NIN ARKADAŞI)
16. ÖZKAN KARATEKIN (VOLEYBOLCU)
17. HAMZA KOÇYIĞIT (VOLEYBOLCU)
18. ORHAN SELİM ERTARHAN (SPOR BASINI VE MONİKA ERTANHAN’IN EŞİ)
19. BERKİN ADALI (YÜCEL’İN OĞLU OĞULCAN’IN ARKADAŞI)
20. KENAN TURAN (HOPA İBRAHİM DAĞISTANLI’NIN ARKADAŞI)
21. SELÇUK ALBAYRAK (HOPA İBRAHİM DAĞISTANLI’NIN ARKADAŞI)
22. NIYAZİ GÖKHAN SAYGI (EPİRDEN BEACH VOLLEY AS BAŞKANI)
23. NASIP BAYER (VOLEYBOLCU 2 KEZ)
24. AYFER ÇELİK (İBRAHİM ÇELİK’İN EŞİ)
25. İBRAHİM ÇELİK (VOLEYBOLCU,ARKADAŞI)
26. MURAT ALİ (VOLEYBOLCU AKÇAY’DAN GELDİ)
27. EFE ALAZ (SAYGUN KESKİN’İN YAKINI)
28. FARUK RASNA (BASKETBOLCU,ÇİĞDEM RASNA’NIN EŞİ)
29. KEMAL BOSTAN (VOLEYBOLCU)
30. ERDEM KARABÜRK (TENİSÇİ EDİZ LİK’İN ARKADAŞI)
31. EDIZ LIK (VOLEYBOLCU,ARKADAŞI)
32. YALÇıN ÇEKIÇ (TENİSÇİ ,EDİZ LİK’İN ARKADAŞI)
33. MIRAÇ HÜSEYIN HÜSNÜ ÖZFER (GÜLNUR GÖRGÜN’ÜN AĞABEYİ)
34. HALUK TURŞUCULAR (YÜCEL’İN BURSA’DAN LİSE ARKADAŞI)
35. ESRA TAN (BURSA LİSE ARKADAŞININ YAKINI)
36. OZAN SOYLU (NALAN SUNA VE HÜSEYİN TEPE’NİN HALİÇ ÜNV ‘DEN ÖĞRENCİSİ)
37. SERHAN YENICE (NALAN SUNA VE HÜSEYİN TEPE’NİN HALİÇ ÜNV DEN ÖĞRENCİSİ)
38. FATIH DEMIRCI (SAYGUN KESKİN YAKINI)
39. ELIF AĞACA ÖNER (FB TAKIMINDA VOLEYBOLCU)
40. ÖZGÜR KESKIN (SAYGUN KESKİN YAKINI)

NOT: MAVİLER KIRMIZI KAN VERENLERDİR. DİĞERLERİ TROMBOSİT VERMİŞLERDİR. (BAYANLAR KIRMIZI İLE BELİRTİLMİŞTİR)

10 KASIMDA 09.05’TE SAYGI DURUŞUNDAYDI..

Kahramanımız Yücel, 10 kasımda tedavisine birkaç dakika ara vererek 9’u 5 geçe Ata’mız için saygı duruşunda bulundu…

“Yaşamımızı borçlu olduğumuz yüce Atatürk için canım feda olsun !...” diyen Yücel, sonrasında tekrar yatağına yatarak tedavisine devam etti…

GÜLNUR GÖRGÜN DE ATA’NIN HUZURUNDAYDI…

Kahramanımız Yücel’e inanılmaz destek veren ve de kan/trombosit trafiğini kusursuz yöneten, eski voleybolcularımızdan Gülnur Görgün, 10 kasımda soluğu elinde bayrağımız, göğsünde Atatürk portresiyle 2 milyona yakın duyarlı Cumhuriyet çocuğu gibi Anıtkabir’de aldı… Helal olsun ona !...

36 YIL SONRA GENE BİR ARADALAR…

Bir zamanlar genç kızlarda fırtına gibi esen DOĞUŞSPOR’un unutulmaz sporcuları aradan 36 yıl geçmesine karşın her ay toplanmaya devam ediyorlar… Takımda maalesef tek eksik talihsiz bir trafik kazasında kaybettiğimiz Anuş Bakış…

Ayaktakiler soldan sağa : Tanya Erondonyan, Nuray Karap, Seda Akay, İpek Hasanoğlu, Bengü Balkır, Katya Kaliçef…

Etrafımda çömelenler soldan sağa :Esra Temelli, Eflan Barkmen, Cemile Baştımar, Nur Uğurdemir….

MASKOT OLMA TELAŞI…

ZEYTİN EPİRDEN

Anacım yaz aylarında sıcaklardan bunaldık, dillerimiz bir karış dışarıdaydı ama sonbahar ve hatta kış gelip de soğuklar bastırınca bu kez popomuz donmaya başladı !... Bendeniz de yazdan kalma hayaller ve anılarla kendimi ısıtmaya yani kandırmaya çalışıyorum !... Miyaavvvvvvv… İşte onlardan bir an !...

O günkü heyecanımı unutamam !... Babba, o gün, "Maskot"ları olduğum için benim fotoğrafımı EPİRDEN BEACH VOLLEY sitesine koyacaklarını söyledi. Bunun için de plajda boy boy fotoğraflarım çekildi !...

Anacığım, beni bir telaş sardı sormayın… Kalbim küt küt atar oldu… Bir yandan, bu benim için gurur verici, ötesi şımartacak kadar güzel bir düşünce diye kurarken, diğer yandan da benim gibi tüylü, kuyruklu bir mahlukatın, plajda ne cazibesi olabilir diye endişelendim !... Fotoğrafçı amca da kendi yarım dünya vücuduna bakmadan, formuma dikkat etmemi söylemez mi ?... Ancak şunu itiraf etmeliyim ki, beni ancak mutfaktan gelen güzel kokular uyandırabiliyor, Anne ve babba önüme mammaları koyunca da oburluğum tutuyor, patlayana kadar yiyorum !… İşte o zaman üzerime bir kez daha ağırlık çöküyor, gene bir köşeye çekilip, uykuma kaldığım yerden devam ediyorum !...

Ancak o kısa fotomodelliğimden sonra, uzunca bir süre rüyalarımda hep artistik pozlar vermeye başladım kameralara… Uyanık olduğum zamanlarda ise devamlı podyum güzellerinin yer aldığı dergi sayfalarını patiliyerek karıştırır, annenin dizilerinden fırsat buldukça “Fachion TV”ye daha fazla göz atar oldum !... Eeee… boy, pos desen onlarda… Vücut desen onlarda… Güzelliğin tüm incelikleri onlarda.. Bazen o güzelim çıplak vücutlarının üzerine bizim tül perdenin benzerini dolamıyorlar mı çok hoşuma gidiyor, çok komik buluyorum… O günlerde bize misafirliğe gelen komşumuz “XXX LARGE” Cavidan abladan öğrendim… Meğerse bu tip giysilere "Transparan" deniliyormuş… Ama esas matrak bulduğum, o plajlarda fotoğraf çektirdikleri mayolar !...

Zavallılar, her halde pek fazla kazanamadıklarından, paraları o kadarına yetmiş olmalı ki ancak ip gibi iki parçadan oluşan mayo giyebiliyorlar ?...
Cavidan abla dergideki mankenlerin üzerlerindeki bikinilere bakıp da "-Ayol bu iki parça benim tek göğsümü bile örtemez !..." diye serzenişte bulununca Anne içeriden sesleniverdi… 
"-Sana da gidecek kumaşla bir plaj şemsiyesi çıkar ?...” deyince Cavidan abla eliyle sarkık göğüslerini göbeğinden yukarı çekip, aklınca düzeltip, hemen cevap yetiştirdi !...
"Kıskanmayın ayol !... Benimkilere benzesin diye el alem silikon taktırıyor ?...”

Tabii bu arada kendimi aynada uzunca bir süre, hilkat garibesi bir zavallı gibi görmeye başladım !... Ben kiiiiim, fotomodellik kim ?... Hatta "Maskot" olmak bile neyime ?... Ama yok !... Babba takmış kafasına bir kez !... "Şirin maskotum benim", "Senden güzeli yok !...", "Türkiye seninle gurur duyacak !...", "Zeytin !.. Sen bizim her şeyimizsin !...", "En büyük Zeytin !... Başka büyük yok !...", "EPİRDEN BEACH VOLLEY !... Zeytin !... EPİRDEN !... Zeytin !... En büyük !... Zeytin !..." gibi ev içinde özel tezahüratlarla bile zaman zaman beni havalara sokmadı değil ?... Üstelik aşırı derece şımarma alametleri göstermeye bile başladım !... İnanın, yürüyüşüm bile uzunca bir süre değişti !... Kalçamı daha kırarak, nazlı nazlı yürüdüm !... Bu yüzden, özellikle penceremizin dış pervazlarında yürürken sık sık aşağıya yuvarlanma tehlikesi geçirdim !... Annem beni oralarda görüp, çığlığı basıverince patilerim daha da birbirine dolanıyor… Halbuki iki kat aşağıya bakınca aklım birdenbire yerine geliyor, havam ve yürüyüşüm normale dönüyor, vaziyeti kurtarıyorum !... Çünkü aşağıda çirkin köpek “Mafya” bahçe kapısının önünde yalanarak benim düşmemi bekliyor !...

İşin içinde bir de meşhur ve zengin olmak var !... İnsanlar meşhur ve zengin olunca, ailesi birden nasıl genişliyor, dost sayıları nasıl katlanıyor, Anne ve Babba hep konuşurlarken duyuyorum… Ya bana da aynı şey olursa ?... Mesela bir Van kedisi çıkıp gelse, "-Zeytin’im benim !... Hatırlamadın mı beni ?... Ben senin süt annenim !..." deyiverse ?... Veyahut sütçü Tevfik efendinin kedisi “Çapkın”, patisinde bol sıfırlı bir süt faturasıyla kapıyı çalsa, "-Süt borcunuz hayli kabardı, ama benimle evlenirsen borcun morcun kalmaz, üstelik seni süte boğar, süt manyağı yaparım !..." dese ?... Veya Hıncal Uluç la Erman Toroğlu amcalar Fenerbahçe-Galatasaray derbisi sonrası rayting fantezileriyle bana canlı yayında bağlanıp, "Golde kimin hatası vardı ?... Falanca pozisyonda Ofsayt var mıydı ?..." diye sorsalar ?... Esed’in kedisi El Feryat, özel hattan beni arayıp ta "Canlı kalkan" olmam için beni tehdit edip, yanına davet etse ne yaparım canlarım ?...

Mırrrrr !.... düşünmek bile ürpermeme yetiyor !... Ne dersiniz ?... "Maskot olmak kolay değil !..." diyenler ?... "Maskot olmakta neymiş ?..." diyenler ?... Hadi bana yazın canlarım ?... Yoksa beni sevmiyor, iyiliğimi istemiyor musunuz ?...
Miyaavvvvvvvvvv !... Yani "Aşk olsun !..."

UNUTULMAZLAR TOPLANDI…

Onlar Türk voleybolunun 70’li, 80’li yıllarının biz Dinozorlara seyirleri keyif veren unutulmaz güzelleri, koca bir döneme imza atan voleybol starlarıydı… Her ne kadar kendilerine “FOSİLLER” adını takmış olsalar da, benim hayranlık duyduğum şirinler…

Her yıl olduğu gibi gene kız kıza, yılı 25 aralıkta büyük şamatayla uğurlayıp, umut rotalarını hepimiz gibi 2014’e çevirmişler… Kimler yokmuş ki ?... İşte bana gelen liste…

ARZU ESİNDUY, AYCAN HATİPOĞLU ŞENTÜRK, AYŞEGÜL KOÇOĞLU, YURDAGÜL IŞIKÇI, ŞEHNAZ MUMCU, NALAN URA, SONAY GÜLERGİN, VİYOLET KONSTANZA,NALÂN SUNA, FİGEN ADANIR, GAMZE ADANIR, GÜLNUR GÖRGÜN, NUR HACIEYÜBOĞLU DEMİRKAYA, FİLİZ BAYRAM, SEMA ATAALKIN, HAMİYET GÖRKEM, EBRU ALGÜR, SİNEM BELTAN, FİLİZ YAVUZ, SERAP ŞENTÜRK, GÜLFER KARABULUT OKTAY, MELİS ESİNDUY ASAT, İLTER AYATA, NEVİN BONOMO, GÜLNAZ KAPLAN, SİBEL BİLEKE, BİNGÜL TOKER, HANDAN MUTLUOL ÖZKAN, ŞULE AKINCIBAY, NECLA GÜÇLÜ ESEPAŞA, İREM OLCAYTO, MÜESSER YAĞIZ, İCLAL TOPAOĞLU, EYLÜL GİRAY KURTOĞLU, YASEMİN ERSÖZ, YEŞİM TUĞ…

Aşağıdaki gönül alkışlarımı alan Antalya’mızın delikanlı okul takımının fotoğrafını kapak olsun diye 10. Yıl Marşı eşliğinde Federasyonumuza ithaf ediyorum…

SEXTO SENDIGO İLE AYAKÜSTÜ…

Dünyanın 4 ses vokal yapan tek bayan topluluğu olan, caz/Latin parçalarıyla dünya turneleri yapan ünlü Kübalı grup SEXTO SENDIGO’yu Paris’in en ünlü caz kulübü Club Etoile’de ayranlıkla izlemiştim…

Birkaç gün sonra karşıma Charles De Gaule Hava Limanı’nda çıkınca uçak saatlerimize kadar barda bir şeyler atıştırdık… Yazışmalarımız sürüyor… Türkiye’de konserler vermeyi çok arzuluyorlar…

Kısmet ?... Kim bilir, belki de, o ortamı yakalar, sizler için konserlerini organize ederim ?...

Dedim ya, kısmet ?...

İşte SEXTO SENDIGO ve BEATLES’ın unutulmayan parçalarından “Come Togather”… Yoruma dikkatinizi çekerim ?...

SENİ UNUTMADIM…

Anuş Bakış…
Canım sporcumdu…
Müzik eleştirmeni, Ajda Pekkan’ın danışmanıydı…
Onu elim bir trafik kazası sonunda kaybettik…
Tam 14 yıl oldu…
Acımız dinmedi, özlemimiz git gide artıyor…
Işıklar içinde yatmaya devam et Anuş…
Sen benim için çok özeldin, öyle de kalacaksın…

BARIŞ MERHABA !...

Bizim iller sessiz…
Bizim iller sensiz olamadı sevgili Barış !…
O günü hatırlıyorum da, seni son yolculuğuna çıkaran genç-yaşlı, kadın-erkek, sağcı-solcu, muhafazakar-ilerici çoğunluk seni nasıl da bağırlarına basmışlar, geçeceğin her caddede sel olup taşmışlardı !...
Çünkü sen onlar için bir umuttun, bir özlemdin !...
Onları sevgiye, barışa, kardeşliğe, birlikteliğe ve de doğrulara koşturandın…
Tesadüfen, sadece bir şaka ile başlayan “Cumhurbaşkanlığı” adaylığın bir anda nasıl da benimsenip, gündemin başına oturmuştu ?...
Bugün sana buraları anlatmak, barıştan, sevgiden bahsetmek ne zor biliyor musun Barış ?... 
Sana özlemimiz gittikçe büyüyor !... Senin çocuklar büyüdüler, birer genç oldular !...
Bizler se yaşlanıyoruz be Barış !... Aklar ve buruşukluklar artıyor !... Yaşımızı hükümsüz kılan bir tek mangal yüreğimiz dimdik bizi ayakta tutuyor !...
Direniyoruz Barış !...
Çağdaş, demokratik, ödün vermeyen güçlü, laik, tam bağımsız bir Türkiye için !...
Başaracağız bunu Barış !...
Mutlaka başaracağız !...

23.10.2013 / Aktarım anında 1200 kez okundu


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.