Hasan Uğur Epirden

Hasan Uğur Epirden

GEÇMİŞİ YAŞAMAK !...

GEÇMİŞİ YAŞAMAK !...

Bazen doğanın en seçkin renkleri sarar benliğimizi, sevgi okyanusunda yüzer, kavuşamayacağımızı bile bile ufka kulaç atarız… Bazense vakitsiz karanlıklar çöker üzerimize, kalabalılarda bile ışıksız, yönsüz ve yapayalnız kalırız…
Yüzlerimizde tıpkı hayatımız gibidir… Gülerken ağlar, ağlarken güleriz… Yani hepimiz birer “Mona Lisa” yüzü taşırız… Masklarımızın yarısında “mutluluk”, diğer yarısında “keder”…
Bazen yüreğimizde tan kızarıklığı içerisinde fırtınalar kopar, alabora oluruz…
Izdırap ve hüzün yüklü yaşlar yanaklarımıza peşi sıra kayıverirler… Koca bedenimiz önce yüreğimize, sonrası gözlerimize yüklenir… Bir dost, aşina bir sırdaş ararız, yoğun ve koyu paylaşabilmek için… 
Ne doyumsuz şeydir mutluluk… Güzelliklerle ve sevgilerle kucaklaşmak !... İnsanları, doğayı, hayvanları sevmek… Ve sevildiğini hissedebilmek !... Bu derbeder koşunun bir yerlerinde doğum saflığında, insan olduğumuzu hatırlayabilmek…
Ben nedense huzuru ve mutluluğu gecenin ilerleyen saatlerinde bulurum… Sessizlik, derinden çalan romantik melodiler ve yanan bir mumun ışığı daima beni bir yerlere götürür, aşina sahillere bırakır…
Bu gece de geçmişi tangolarla karşılamak istedim…
“Sana nasıl gönül verdim”…
“Mazi kalbimde bir yaradır”…
“Dinle sevgili dinle”…
“Sevdim bir genç kadını”…
“Papatya gibisin beyaz ve ince”…
Kumburgaz’ın bol poyrazlı yaz gecelerine… Polonezköy’ün papatya tarlalarına… Kilyos’un kum çölüne… Akıntıburnu’nun deli akıntılarına, salaş bir balıkçı lokantasına seyahat ettim… Heba olan sevgilerle duygularım oralarda bir yerlerde yeniden buluştu… Bugüne en uzak günlerde dolaşıp, durdum… Yorgun düşen bedenimle bu gece ne yazık ki çabuk sona erdi… Mum dibini buldu… Yatağıma uzandım, düşündüm… İçime ekilen tohumların verdiği körpecik fidanların birden bire sararmasının ne kötü olduğunu, hayatta ıskalanan anların ve mutlulukların sonrasında ne kadar arandığını, karşılıksız sevgilere dayanabilme gücünün ne kadar yetersiz olduğunu, ancak beklemenin derinlerinde yatan o sevginin bile bekletirken verdiği acının yanındaki küçücük ümidin insanı hayata nasıl bağladığını düşündüm !… 
Her şeye rağmen, her yeni gün, bir umut, bir sevinç beklentisini de beraberinde getirmekte… Geçmişte arayıp ta bulamadığımız, bulup ta elimizde tutamadığımız sevinçlerle ve mutluluklarla karşılaşmak umudu… Sonu hüsranla bitse bile, beklemek, umut etmek de bir mutluluk biçimi değil mi ?...
Mum söndü… Artık uyuma zamanıydı… Rüyalarda yaşamak zamanı… Kim bilir, belki de aranılanlar oralarda bir yerlerdeydi !...

GERÇEK BİR YAŞAM HİKAYESİ DAHA... (ZIPZIP'IN ANISINA...)

ZIPZIP’TAN ÖĞRENDİKLERİM

Sabaha karşı başlar ötüşler… Yeni bir güne, yeni umutlara ilk “Merhaba”sıdır bu canlıların…Öncüsü kuşlardır… Sanki sabah ezanını beklerler… Sonrası bir “Cik” sesi… Ona cevap gelir… Cevaplar çoğalır,bir melodi olur… Bizleri günle buluşturan, ilk “Günaydın”ı diyen kuşlardır…
Serçeler coşku içerisinde sağa sola uçuşurlar… Güvercinler ve kumrular daha ağırbaşlılardır.. Ortak yönleri karınlarını doyurmaktır bu saatlerde… Mutfak penceresini açmamla birlikte, sanki randevulaşmışçasına üzerime uçarlar.. Ekmek kırıntıları kapış kapış bitirilir… 
Aramızda böylece doğan tabii sıcaklık, neredeyse ellerime, omuzlarıma konacak cesareti verir… Tüm hayvanlar gibi, onlarda, içgüdüleriyle tehlikenin ve zararın nereden geleceği konusunda uzmandırlar…
Ama acımasız doğa kanunları işlemektedir… Ve bazen neşeyle başlayan bir sabah, yerini acılı bir güne bırakılabilir… Tıpkı anlatacağım gerçek hikayede olduğu gibi…
Pencere kenarına serpiştirdiğim ekmek içi kırıntılarını minik serçecik seri gaga darbeleriyle yemeğe çalışmakla meşguldü… Arada bir başını kaldırıyor,doğal olarak etrafı kolaçan ediyor, kısmetine ortak çıkmasın, ava giderken avından da olmasın diye çaba sarf ediyordu… Hava soğuktu… Yağan yağmur içine işlemişti ve sanki titriyordu… Acımasız hayata karşı tek başına siper etmişti minik ve narin gövdesini… Bir an gözüm zıplarken sendelemesiyle ayaklarına kaydı…İşte o zaman bir ayağının olmadığını fark ettim… Biraz atıştırdıktan sonra, iri bir lokmayı ağzına aldı ve havalandı… Karşı evin üst balkonunun tavanına yaptığı bu git-gel uçuşlar dikkatimi çekti… Dedemin 1.Dünya Savaşı’ndan kalma dürbününü aldım ve dikkatlice o noktaya baktım… Ufak bir delik vardı ve belli ki orası yuvasıydı… Yiyecekleri oraya taşıyordu… Tek ayakla durmasını sağlayan, hayatın zorluklarına bu denli karşı koyuşunun altında yatan gerçeği kısa sürede öğrendim… O yuvanın içerisinde yavruları vardı… Zaman zaman minik gagalarını görüyor, annelerine ulaşmak ve getirdiği, onlara yaşam sağlayan birkaç lokma için attıkları sevinç cıvıltılarını duyuyordum… Birkaç gün onları heyecanla ve imrenerek, zevkle seyrettim… Ta ki beni yıkan o kapkara güne kadar…
Minik serçe gene yuvasından uzaklaşmıştı… Seçeciklerin cıvıltılarını duyuyordum… Ansızın bir büyük karga belirdi… Belli,yuvayı ve minikleri fark etmişti… Bir anda yuvaya daldı ve küçük yavrulardan birini kaptığı gibi havalandı… Derken sıra ikincisine de gelmişti… Onun da akıbeti aynı oldu… 
Tüm olanları dehşetle izlerken, küçük serçe yuvanın üzerinde belirdi… Ağzında yine bir şeyler vardı… Hızla yuvasına daldı ve aynı anda da dışarı çıktı… Tekrar içeriye daldı… sanki çılgına dönmüştü… Çıkardığı acı cıvıltılarını duyuyordum…Yerinde duramıyordu… Bir yuvaya giriyor ve çıkıyor, bir balkon parmaklıklarına tünüyordu…Çılgınlar gibiydi… dakikalarca uçtu, çırpındı durdu… Son olarak balkonun demirlerine konduğunda artık kanatlarında dermen kalmamıştı… Üstelik artık yavrularının başına bir şey geldiğini de fark etmişti… Artık yavruları yoktu… 
Kara karga kendi gibi minik serçenin de yüreğini karartmıştı bir çırpıda… Kim bilir, belki de minik serçenin yavrularının küçük bedenleri kara karganın yavrularının hayata bağlanması için gerekli olan yem olmuştu. Peki bu böyle mi olmalıydı ?... 
İnsanların hayatlarına anlam katan değerler olmadığı zaman yaşamlarında boşluklar başlar… Koca bir toplumun, kalabalıkların içerisinde olmalarına rağmen, benliklerinin derinliklerine kadar boşluklar başlar yaşamlarında… Ve o boşluklar gittikçe büyürler, büyürler… Sanki güneş, bir daha doğmamacasına batmıştır… Sanki yıldızsız geceler asılacaktır gökyüzünde… Tüm melodiler birer ağıt gibi gelir kulaklara… 
Hep düşünür, dururuz… İnsanoğlu da öyle değil midir ?… Hayatın sürdürülmesi için başkalarının hayatları, sevgileri ve değerlerine zarar vermek zorunda mıyız diye ?... Ya da bir yerlere gelebilmek için birilerinin basamak yapılması mı gerekmekte ?...
Acaba, kara karga, minik serçenin yaşam sevinci ve sembolü olan, onu hayata bağlayan yavrularına zarar vermeden, onlara dokunmadan kendi yavrularına bakamaz mıydı ?... Ve… insanlar hayatta kalabilmek ve bir yerlere gelebilmek için kendi becerilerini, başka insanlara ve canlılara zarar vermeden kullanamazlar mı ?...
Yüreğim sızladı günlerce… Minik serçenin yarasına merhem olamazdım, bunu biliyordum ama en azından aç bırakmayabilirdim… Onun her sabah ve akşam yolunu gözlüyor,sadece ekmek kırıntısıyla yetinmiyor, buğday, arpa, elime ne geçerse pencere önüne serpiyordum… O ise onları yemiyor, hep tanecikleri ağzına alıyor, yuvaya taşıyordu… Belli… bir umut taşıyordu !... Belki de yavruları bir gün çıkıp, gelecekti… Belki de vicdansız karga “Evlat acısı”nın ne olduğunu anlayabilir, yavrularını ona getirip, bağışlayabilirdi… Biz, insanoğlunda da benzer umutlar ve beklentiler yok mudur ?... Ve umut değimlidir,en hassas, acılı ve küskün anlarımızda bile bizleri hayata bağlayan ?... Umut değil midir ki bizlere her zaman bir başlangıç olduğunu anımsatan ?... 
Günler geçiyordu… Minik serçenin de umutları azalıyordu !... Yemler dosdoğru yuvaya gitmeye devam ediyordu…
Aradan 10 gün geçti… O sabah ta ilk işim “Zıpzıp” adını verdiğim dostuma görevimi yapmak için mutfağın penceresine koştum… Pencereyi açtığımda Zıpzıp’ı penceremin önünde sırtüstü yatarken buldum…Ölmüştü… Belli ki sabah ona atacaklarımı beklemek için erken pencereme gelmişti… Ama artık gücü kalmamıştı… Yaşamı için bir anlamın kalmadığı gibi… 
Hayatın zorluklarına karşı, yüreğinde sevgi hissetmeden, sevildiğini bilmeden karşı gelmek zordu…
Kara karganın mutluluğu ve yavrularının hayatı, “Zıpzıp”ın hüznü ve hazin sonu üzerine kurulmuştu…
Günlerce yas tuttum… Ve onu, sevgisini, yaşama azmini hiç unutmadım… Umudu ise yaşamıma bir başka ışık saçtı… Bu yaşımda bile bir minik serçeden öğreneceklerimin olduğunu öğrendim… Sağol “Zıpzıp”…
İçinde türlü engebeli, iniş çıkışların olduğu, acı ve zorlukları barındıran hayatta her insan için umut yeni bir şansla yakalanamayabilir… 
Mutlulukların, başkalarının hüznünün üzerine kurulmaması yaşam felsefem ve hepiniz için en büyük dileğim…

VAN PARALARI ARSIZ MÜLTECİLERE...

YENI YILDA ILK MAKALEM...VAN PARALARI ARSIZ MÜLTECİLERE... / Hasan Uğur Epirden
(Yeni yılda ilk yazım...)

AKP’nin Suriye’deki savaş kışkırtıcılığının faturasını Vanlı depremzedeler de ödüyor… Vanlılara aktarılması gereken kaynak Suriyeli mülteciler için harcanıyor… Böylece TOKİ evlerine para yetiştirmeye çalışan depremzedelerin en temel gereksinimleri dahi karşılanmamış oluyor…
Toplanan paradan şu ana kadar Vanlılara 388 milyon lira aktarılırken, Suriyeli mültecilere harcanan para tamı tamına 502 milyon lira… 
Bu kaynak tükendi… Şimdi kendi memuruna, işçisine, köylüsüne, öğretmenine, velhasıl vatandaşına doğru düzgün bakamayan Hükümet, bundan sonra, yamanan Mültecilere bakabilmek için gereken parayı vatandaştan toplayacağı ek zamlardan elde edeceği paralardan çıkaracak ?... Yani bir bakıma yaşam derdinde olan bizler Suriyeli mültecilere de bakmış olacağız ?...
Şimdi bunun iç savaş içerisinde olan mağdur kişilere yapılan insanlık olarak nitelendirecek olanlar çıkabilir ?... Ancak kendi vatandaşını ezen, geçinemeyecek bir çıkmaza iten Hükümetin ama iş mültecilere gelince merhamet tellalı kesilmesi, PKK sempatizanlarının çoğunluğunu oluşturduğu, başta Hatay olmak üzere aykırı tavırları ve çıkardıkları olaylarla bölgenin kabusu olmakta ve yaşam dengelerini alt üst etmekte olan bu güruha şevkat (!) göstermesi yarınlarda daha da beter ortamlara davetiye çıkartmaktadır…
İsyan çıkartan, bayrağımızı indirip kendi paçavra bezlerini asacak, polisimizi rehin alacak, hatta yaralayacak, çevre esnafını haraca kesecek kadar hadlerini aşan bu güruhu nereye kadar yedirip, içirip barındıracağız ?...
Onları konforlu konteynırlar içerisinde ağırlarken (!) Van’daki depremzede vatandaşlarımız yaşamlarını hala çadırlarda olağanüstü güç koşullarda sürdürmektedirler…
Dün gece sıcak yastığa başımı koyarken gene onları düşündüm, dua ettim… Hükümet de geceden nasibin aldı tabii ki… Her zaman olduğu gibi…

YAMAN ADAM !..

Onu 1994 ekiminde tanıdım…

İstanbul’dan kalkıp Kuşadası’na geldiğimi duymuştu… Bu güzel göçe vesile olan o zamanın Belediye Başkanı sevgili dostum rahmetli LÜTFÜ SUYOLCU’nun lütfedip, bendenizden biraz abartılı söz edişi onda hayli merak uyandırmış, benle tanışmak üzere yaratıcısı ve sahibi olduğu ADAKULE HOTEL’ine çağırma inceliği göstermişti…

Adakule deyip de geçmeyin, karşıma çıkan bol yıldızlı bir hotelin ötesinde dev bir mimari tasarım eseri, sanki bir abideydi…

Beni güler yüzle kapıda karşıladı… Odasında birkaç saat spordan, sanattan, edebiyattan, müzikten, turizmden söz ettik !... O kadar çok ortak noktamız vardı ki, arkadaşlığımız, kardeşliğimize rağmen öyle kolay kolay bir çırpıda üzerinden özetlerle bile geçmemiz, sonrasında dolu dolu yaşadığımız 6 yılla bile nasip olmadı !...

Beklenenin aksine, ilkbaharı anımsatan sımsıcak bir kış günü, 3 ocak 2000’de, bize öyle tatsız ve soğuk bir şaka yaptı ki, hepimiz yığıldık, çöktük, öylesine kaldık !... Resmen “Vurgun” yedik !...

Tanıdığım en içten, en mütevazı, en güler yüzlü, en mümtaz, en kişilikli, en yardımsever nadir insanlardan biriydi o !... Üstelik saygılıydı, kültür abidesiydi, bilgiçti !... Hassas, kadirşinas, samimiydi… Eğlenceyi çok severdi… Masasında eğlenceden ve kahkahadan geçilmezdi… Aslan sütünü hakkını vere vere, adabıyla içerdi… Türk Sanat Müziği aşığıydı !... Şiir onun dünyasında çok önemli bir yer tutuyordu !... Rivayet edildiği gibi çapkın olan kendisi değil, derin bakışlı masmavi gözleriydi !...  Uzun kapkara kirpiklerinin bir çok güzelin kalbine saplandığı, çoğunun da gözlerinde boğulduğu rivayet edilirdi !...

Vefakar, cefakar bir oğul, iyi bir babaydı !...  Örnek bir turizmciydi !... Rekabeti değil güç birliğini severdi !... Aramızdaki görüş ayrılığı olan futbolda bile tutkun olduğu sarı-lacivert renklerin yanında, odasının baş köşesinde zamansız yitirdiği biricik kardeşinin çerçevesinin etrafını sarı-kırmızı kordonlarla donatacak kadar da centilmen bir sportmendi…              

Ülkemizde kış turizminin, futbol kamplarının ne denli önemli bir gelir olacağını ilk keşfeden ve de Türkiye’de oteline ilk futbol sahalarını koyan bir entelektüeldi…

Kuşadası’nın ve onu tanıyanların sevgilisiydi…  En üst bürokrattan, en tanınmış ünlü ve sanatçıdan küçük esnafa, çalıştırdığı personele, komiye, minibüsçüsünden, ayakkabı boyacısına kadar geniş bir halk yelpazenin biricik ve yaman adamıydı Kasım !...

Elinde şiir kitaplarım, gittiği her barda ve mekanda şiirlerimi okuyarak beni tanıtıp onurlandırması “Kuşadası Şairi” olarak tanınmama ve sevilmeme vesile olmuştur !...

“Hristo’nun Meyhanesi” şiirimi o denli içten ve güzel okuyordu ki, sanki lise yıllarımda okulu kırıp da, sevgilisi ile bu salaş balıkçı meyhanesine kaçamaklar yapan, yıllar sonrası, terk edildiği masada kendisine “Tüm mutlu günler buradayız !..” diye söz veren büyük aşkına “Bak !.. Ben gene buradayım !.. Sözünü tutmayan sen !...” diye çöpçatan masasında sitem eden ben değil, kendisiydi ?...

Ve gene… Kuşadası’nda 1994 yılının sonbaharında, o zamanki adıyla Pagos Hotel’in havuz başında verdiğim şiir resitaline gelip, hatıra defterime kendi oteli Adakule’de ev sahipliği yapmayı ıskalamaktan dolayı duyduğu üzüntüyü ve pişmanlığı kaleme alan da oydu !... Ama acısını 2 yıl sonra, Adakule’nin  800 kişilik Balo salonunda yer bulamayıp, ayakta seyretmeyi bile göze alan elit bir dinleyici kitlesiyle öyle bir çıkarttı ki sormayın !...

O resital için İstanbul’dan, Ankara’dan bile özel otobüsler kalkmış, sevenlerimle beni buluşturmuştu !... O resital hala konuşulur, durur !... O resitali baştan sona kadar çeken Aydın TV’nin bana hediye ettiği bant paha biçilmez bir değer taşıyor ve şu anda evimin müstesna bir köşesinde “Yangından kurtarılacak ilk parçalar” arasında yerini koruyor !... Bu denli değer taşıması elbette ki ben değilim !... İçinde Kasım’ın okuduğu “Hristo’nun Meyhanesi” şiirim var !...

Bana “Kıymatlım !...“ derdi !... Ama biliyorum ki tüm tanıdıkları onun birer “Kıymatlısı” idi !...

Her şeyin maddecilik üzerine kurulduğu, sevgilerin satıldığı, vicdanların yok olduğu dünyamızda o bir güneşti !... Onu nasıl arıyorum anlatamam !...  Acım hala yüreğimin ortasında, saplandığı gün gibi duruyor ve acıtıyor !...  Ona özlemim ve kardeşliğine ihtiyacım ise gün be gün artıyor !...

“Nur” içinde yat Kasım’cığım !... Benim “Yaman” kardeşim !...

Oradakilerin de sana kavuşma, seni bağırlarına basma hakları var !... Kardeşine kavuştun, biricik Mualla annemiz de sizlere kavuştu biliyorum !...  Ama bizler sana doyamamıştık ki ?...  Şefik Baba, oğlun, kızın sevgili eşin dimdik ayaktalar !... Emanet ettiğin güzellikleri koruyor, ektiklerini suluyorlar !...

Kısacası her yerde “Sen “ zaten vardın !... Hiçbir zaman yok olmadın ki ?...

“O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer !...” demiş Can Yücel !...

İşte o boşluklarda debelenip duruyoruz bizler !...

Işıklar içinde yatmaya devam et !... 

UNUTULMAYAN MELODİLER…

Ah Benim Sevdalı Başım / Recep Aktuğ

Son yılların en iyi sesi o…
Sözler sanki beni anlatıyor…
Müziği ruhumu okşuyor…

Ah benim sevdalı başım…
Ah benim şair telaşım…

Tüm sevenlerime…
Daima sevgiler ve güzellikler içinde kalmaları dileklerimle…
Mutluluk, sevgi, aşk dolu günler, geceler...

07.01.2013 / Aktarım anında 800 kez okunmuştur.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.