Hasan Uğur Epirden

Hasan Uğur Epirden

BEYİN KIVRIMLARINDA YEŞİLÇAM…

19 Mart 1914’te Şehzadebaşı’nda “Milli Sinema” adı altında açılan ilk Türk sinemasıyla başlayan sinema tarihimiz bugünlere çeşitli evrelerle gelmiş bulunmakta. 

Türk Sineması demek “Yeşilçam” demektir. 
Dünya’da ilerleyen ve yükselen teknolojiyi çok gerilerden takip eden “Yeşilçam” daima ekonomik sorunlarla debelleşmiş, yakın tarihimize kadar da bu mücadele, kısıtlı olanaklarla çekilen, duygular üzerine yoğunlaşan filmlerle ayakta kalabilmiş, “Çağdaş” döneme geçiş yapmıştır. 
Dünya sinemasıyla aramızdaki uçurum o dönemlerde çok derindi. Bir örnek vermek gerekirse, dünyanın ilk Renkli Filmi olan "The Black Pirate" Douglas Fairbanks tarafından 1926’da çekildi. Bizde ise ilk renkli filmler, 
13 Nisan 1953 tarihinde gösterime giren, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği “Halıcı kız” ve 15 Aralık 1953 tarihinde seyirciyle buluşan Ali İpar’ın yönettiği “Salgın”dır… Yani arada 27 senelik bir teknolojik fark vardı… Ancak bu fark günümüzde hemen hemen kapanmış, sadece prodüksiyon büyüklüğü ve sermaye farkı kalmıştır. Bu farkın kapanması da çok zordur.

Türkiye de 75 yıldır sinema sektörünü ve Türk halkının sinema beğenisini yöneten "Yeşilçam" günümüzde "Yeni Türk Sineması" dediğimiz, 2000 lerde doğup hızla gelişen harekete teslim olmuş durumdadır. Elektroniğin giderek ucuzlayan ve yaygınlaşan imkanlarıyla filmcilik günden güne daha basitleşmektedir. Bu sayede hareketli görüntü üretimi kişisel tasarruf altına verilmektedir. Gene böylelikle büyük sermaye, uzmanlık ve iş bölümü gerektiren ve ona göre kurumlaşmış eski hareketli görüntü üretim tarzı her geçen gün git gide kırılmakta azalmaktadır. 
Buna rağmen günümüzde bu kırılmayı anlayamayan veya anlamak istemeyen, hala eski üretim tarzında ısrar eden filmciler ve yapımcılar tek tük de olsa yok değildir ?

Ülkemiz sinemasında bir de kısa metrajlı filmciliğin gelişmesi var. Eskiden kısa filmcilik, pahalı uzun filme bir atlama tahtası olarak düşünülürdü. Bugün bu baskıyı artık görmüyoruz. Ama hâlâ çok az da olsa kısa film çekenlere ve düşünenlere karşın çoğunluğun gözleri uzun filmde. Çünkü oradan alınacak prestij onlarca çok önem taşımakta. 

Kısa filmcilerimizin artık, hem yapım koşulları hem de içerik açısından, uzun filmle kulvarlarını ayırmasının vakti çoktan gelmiş durumdadır. Geçmişe göre teknoloji artık çok daha ucuz ve kısa filmcilerin ellerinin altında. Mekanlar da öyle. Dolayısıyla üretim sayısı artan kısa film seyrinin de kendine özgü bir kültürü oluşturulmalı. Oysa kültür merkezlerinde kurulan bunca sinema birimi bu kardeş sektörü destekleyeceğine hâlâ onu küçümsemekte.

Film çekmek bir bakıma yaşam fotoğrafı çekmektir.
Tabii Televizyon’un olmadığı ve kısıtlı olduğu, tek televizyonlu dönemde filmlerin kurgularında verilmek istenen “Gülerken ağlatmak”, “Ağlatırken güldürmek”ti. 

İlerleyen teknoloji, yaşam koşullarının sertleşmesi ile duygunun erozyona uğraması filmlerin senaryo ve çekim rotalarını çok etkiledi.

Çağımızda artık seyircilerin beklentileri çok farklı düzeyde. Seyirciler çok yükselen maliyetler in bilet fiyatlarına da yansıması sonucu daha ciddi bir bedel ödedikleri için haklı olarak en iyisini görmek istiyorlar. Artık onlar için filmin dramatik ruhunun diri, teknolojik imkânlarla donatılmış olması önemlidir. Halkın onlarca televizyonu evlerinde mütevazı yaşantılarındaki eğlencelerine katık yapma gerçeğine karşın sinemaların pahalı bir eğlence haline dönüştüğünü kabul etmek gerek.

Bence dünden bugüne sinemayı “Yapımcı Sineması” ve “Yönetmen Sineması” olarak ikiye ayırabiliriz. Eskiden yönetmen sineması diye bir şey bulunmamaktaydı. O dönemde sadece “Yapımcı Sineması” egemendi. Ancak sektör olabilmek için gözetilmesi gereken bazı kriterler var. Bir örnek vermek gerekirse, seyirci kaygısı taşıyan filmlerin üretmesini öne sürebiliriz. 
Günümüz sinemasında öncelikle. yönetmenin ekonomik gücünün yerinde olması gerekmektedir. Aksi takdirde ülkemizde “Yönetmen Sineması”ndan bahsedemeyiz. Günümüz yönetmenlerinin eski yönetmenlere kıyasla maddi imkânlarının daha güçlü olduğunu hesaba katacak olursak, hem teknolojik açıdan, hem de dünyaya açılma evrimi açısından oldukça şanslı olduklarını düşünebiliriz.

Eski ve yeni dönem arasındaki önemli bir diğer fark, geçmişte az zaman birimi içerisinde, minimum bütçelerle yapılan filmlerin aksine çağdaş sinemacılık özenli senaryo, kadro, mekan ve yüksek bütçe gerektirmektedir. Ben film projelerini mutfakta pişirilen yemeklere benzetirim… Bazen ucuz, bazense pahalı bir malzeme gurubuyla pişirilen yemekler vardır… Kimisi kısık ateşte ağır ağır, kimisi ise harlı ateşte çabucak pişer… Tuzunu, baharatını da ayarlamak önemli bir beceri, dahası tecrübe ister. 

Hızla ilerleyen teknoloji de bazı zorlukları basitleştirmekte, yönetmen ve yapımcının işlerini kolaylaştırmaktadır. 

Tüm bunlara karşın içimizdeki nostalji, geçmiş ve onun bakirliği, saf ve temizliği, ötesinde kaybedilen duyguların özlemi eski Türk filmlerinin cazibesini korumaktadır.

Kısacası, geçmiş ile günümüz arasında bir med cezir yaşanmaktadır… Bunu yaşları 50’lerin üzerinde olanlar fazlasıyla yaşamaktalar.

Bazen keşke 50’li 60’lı yıllarda yaşasaydım diye de düşünmüyor değilim ? Ya sizler ? 

KÖYDEKİ YABANCIDAN SAHADAKİ OYUNCUYA...

1978-79 Yıllarında TVF Başkanlığı yapmış baba Özcan Mutlugil ile yeni Başkan oğul Özkan Mutlugil arasında dilek tuttum...

KÖYDEKİ YABANCIDAN, SAHADAKİ OYUNCUYA…

Sonunda olanlar oldu, kendisine pek çok güvenen “Birinci tekil şahıs”, namı diğer “Tek Adam” sadece yerle bir olmakla kalmadı, hakkında tüm söylediklerimin doğruluğu altında 100-81 ile ezildi, tam19 oy farkıyla hezimete uğradı…

Seçimdir, kazanan da olacak, kaybeden de…

Ama Allah kimseye böyle hüsran yaşatmasın ?…

Ancak bazı kayıplar bazen camiaları için birer hayırdır, kurtuluştur…

Koltuklar geçicidir, sadece ısıtmakla görev yapılmaz ?... Bunu defalarca anlatmaya çalıştım… Maalesef bir kulaktan girdi, diğerinden çıkıp, kayıplara (!) karıştı…

Son aylarda ve özellikle son günlerde yoğunlaşan görüş ve eleştirilerimle ilgilenmeyen, hatta dalga geçme gafletinde bulunan sayın Karabıyık saltanatının işte hazin sonu da bana ve benim gibi onu uyaranları dikkate almamakla hazırlandı… Yanına “Tay tay” başta olmak üzere kadrolu basın destekçilerini alan Başkan hepimize bulutlar üzerinden kaşlarını çattı…

Neler dediklerimi, neleri anlatmak istediklerimi işine gelmediği için daima anlamazdan gelen, Padişah havalarında arzı endam eden Başkan, gerçekleri gören ve ısrarla kensisini doğrulara davet eden bazılarımız hariç daima uzman hatipliği ile sözle, görsel ve yazılı sihirli meziyetleriyle (!) karşısındakileri hipnoz altına aldı…

Ben ve benim gibilerin kabahati, tüm camiayı bu tehlikeli hipnozdan kurtarmaya çalışmamızdı…

Başarılı olduk !...” diyebilirim…

Ama keşke bu başarımızı vurgularken sayın Başkanın altından sandalyesini çekerek değil, bilakis onun olması gereken değişimini sağlayabilmiş olsaydık ?... O da kazanıp, kazandırmaya, bizler de ona saygı duymaya, sevmeye terfi edebilseydik ?... Tam kadro… Başladığı gün olduğu gibi ?...

ÇOK KISA OLAĞAN GENEL KURUL İZLENİMLERİM…

Olağan Genel Kurul salonuna giren sanki Başkan Erol Ünal Karabıyık değil, İstanbul’a giren Fatih Sultan Mehmet’ti… Yürüyüşü, “Dünyaları ben yarattım !...” havalarındaydı…

Yadırgamadım ?... Zira daha önceki yürüyüşü ve sözleri de sanki “Voleybol benle başladı, benden önce voleybol yoktu ?...” idi…

Ya salondan çıkarken ?...

Valla inanmayacaksınız ama üzüldüm ?...

Söz vermiştik… Yaptık !...” tekrarlı vurucu sandığı o iğrenç sunumu geri tepti… Hatta salonda gülüşmelere yol açtı…

Kendinden pek emin duruşu, çok iyi bir hatip oluşu, TVF çatısını “Seçim Ofisi” olarak kullanışı, CEV Başkanı kadim (!) dostu André Meyer’i saflarına dahil ederek, katkı beklentisi sadece yönetimdeki yol arkadaşlarını değil, kurullardaki sözde görev yapanları, emekçi personelini kullanışı işe yaramadı… Çünkü insanların saygısını, sevgisini çoktan yitirmişti… En yanı başındakilerin bile kendisinden uzaklaştıklarını göremeyecek kadar ayakları yerden kesilmiş durumdaydı…

UFAK DETAYLAR…

Bilerek yapıldığı kuşkusundan arınmaya çalıştım ama vurgulamadan geçemeyeceğim…

Sandıkların arkasındaki oy kabinlerinin tepesinde otel kameraları vardı… Bizim M. Korhan Gün’ün dikkatinden kaçmadı…

Bu kamera kayıtlarında hangi delegenin kime oy verdiği çok rahatlıkla saptanabilecek şekilde konuşlandırılmıştı veya tesadüfen (?) o şekilde konuşlandırılan kameraların altına kurulmuştu kabinler ?...

Seçim sonrası ilginç şeyler yaşadım…

Karabıyık grubundan, tersine dönen şemsiyenin altında kalan bazı kazazedeler (!) anında en şirin (!) masklarını kuşanarak, bukalemun cinsinin özelliklerini sergilemeye başladılar ?... Hiç şaşırmadım…

Bana Karabıyık grubundan, anında Başkanları için demedik laf bırakmayanlar da oldu…

Bir kurul üyesi de yenilir yutulur olmayan şeyler fısıldadı kulağıma…

Doğruluk derecesini araştıracağım… Kendisiyle konuşacağım… Ama eğer doğru çıkarsa ?...

Ben gene de Başkana, verdiği mesaiden ve kazandırdığı eserlerden dolayı teşekkür ediyorum… Seçim taktiği olarak kullanmış olsa da, düşük oranda gerçek payını taşıdığına inandığım ideali gerçek oldu…

Artık ailesiyle, işiyle daha yakından ilgilenecek… Bu kadar yorulmayacak… En önemlisi benden, yazılarımdan, eleştirilerimden de kurtulmuş oluyor ?... Hem de 2050’ye kadar ?...

Ama ya ben ?...

Onsuz ne yapacağım ?...

Bundan sonra nasıl malzeme bulacağım, ne yazacağım ?...

Ya diğer arkadaşlarım ?...

Çok zorlanacağız, çoook !...

Şimdi onu daha yakından tanıma zamanı…

Kendisinden 35 voleybol yaşı daha büyük olan bir ağabeyi olarak voleybola olan sevdasının tam doğruluğunu öğrenmeyi çok arzu ediyorum…

Kendisinden dışarıdan, voleybola katkılarını bekliyorum ?...

Bakalım maçlara gelecek, ailemiz içindeki yerini koruyabilecek mi ?...

Yoksa… Voleybola sevgisinin göstermelik olduğunu, esas amacının “Liderlik” olduğu, bunun içinde gözüne hedef olarak Voleybol Federasyonu Başkanlığını kestirdiği konusunda şüphelerimiz olacak ?...

Bize cevabı zaman verecek ?...

Öyle ya, koca ticarethanesini kenara bırakıp, fazla veya yeterince ilgilenecek zamanı bilerek ıskalayan Başkan ancak çok büyük bir voleybol sevdalısı olmalı ?... Bu sevda 9-10 yılda nasıl oluştu valla ben değil, mantığım soruyor ?...

İşte, köydeki yabancıdan sahadaki oyuncuya kadar uzanan masalın hazin öyküsünün son durak haritası...

03.10.2012 /Aktarım anında bu yazı 500 kez okunmuştur


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.