Fatma Madi

Fatma Madi

BİR KEÇİ HİKAYESİ…

Bir KEÇİ Hikayesi…

Fatma Madi Babuşçu
Efendim zamanın birinde bir şehirde birbirlerini çok seven bir çiftimiz yaşarmış.
Bu çiftimiz bir gün tiyatroya gitmeye karar vermişler. Bakmışlar nerde hangi oyun var ve başrolünü bir Keçi’nin oynadığı oyunu seçip, izlemek için tiyatronun yolunu tutmuşlar.
Gitmiş, oyunu izlemiş, çok beğenmiş, özellikle de sahnedeki Keçi’ye hayran kalmışlar.
Oyunun sonunda tiyatro sahibine gidip;
“Keçiyi satın almak” istediklerini söylemişler.
Ederi neyse vereceklerini, bu akşam evlerine Keçi’siz gitmek istemediklerini anlatmışlar büyük bir heyecan ve hevesle..
“Tamam” demiş, tiyatronun sahibi.
“Keçi’yi size veririm. Ama sabah kahvaltısını hazır edeceksiniz. Günlük gazeteleri hiç eksiksiz masasında olacak ve teker teker okunacak.
Öğle yemeğinde şu … Akşam yemeğinde bu … Ve ışıklar kapanıp da yatağına girmeden önce, tüm ev halkı onu ayakta alkışlayacaksınız.”
“Diğerleri tamam da ayakta alkış neden?” diye, sormuş çiftimiz.
“Çünkü” demiş, tiyatronun sahibi;
“Keçi’miz bir tiyatro sanatçısıdır. Ve her tiyatro sanatçısı gibi o da oyunun sonunda, perde kapandığında ayakta alkışlanmak ister de ondan.”

Şimdi bunu neden mi anlattım ?
Eskiden gerçek Keçi’ler seçilmiş, özel kişiliklerdi.
Şimdi her birimiz birer keçi olduk. Ya da öyle olduğumuzu hissetmek istiyoruz.
İstiyoruz ki yazdığımız, çizdiğimiz her sözcük, yaptığımız her şey ayakta alkışlansın.
Kralla, kralçılar kol kola gezer oldu.
Çıplaklığımızı kimse görmesin.
Görse de sussun, söylemesin. Tahtımıza zeval gelmesin istiyoruz.
Ortak çıkarlarımız için de olsa, doğruyu söyleyebilecek insanların varlığını dahi kabul etmiyoruz. Edemiyoruz.
En doğru biziz. Daha doğrusu henüz dünyaya gelmemiştir.
Gelmişse de sussun bi zahmet.

Bu doğrultudan özellikle de koltuk sahiplerinin neden eleştiri kabul etmediklerini –edemediklerini- anlayabiliyorum.
Haklı olduklarını değil, bunu yapma sebeplerini anlayabildiğimi söylüyorum.
Soru -1
Eleştirdiğimiz kişiler bizi ne kadar anlayabiliyor?
Soru-2
Eleştirirken biz kendimizi, ne kadar anlayabiliyoruz?
Her iki sorunun da tek cevabı var. “HİÇ.”
Ne biz derdimizi anlatabiliyoruz ne de karşımızdaki bizi anlayabiliyor.
Oysa her iki taraf da ortak çıkarlar için mücadele etmiyor mu ?
Sevdiğimiz, ‘beğenerek takip’ ettiğimiz insanların hata yapmalarına, başarısız olmalarına tahammül edemiyoruz.
Taraftarı olduğumuz takım hep kazanmalı mesela..
En az Barcelona gibi top oynamalı..
Mesela NBA’de şampiyonluğa oynar gibi güçlü ve istikrarlı olmalı..
Neslihan hep 5 – 6 yıl öncesi kadar etkili smaçlar vurabilmeli. Ondan sonrakiler hem en az onun kadar iyi olmalı, hem de Neslihan onlara asla geçilmemeli mesela..

Çok yaman çelişkiler içinde kendimce çıkar yollar bulmaya çalışıyorum.
Spor bu kadar hayatımızın içindeyse, sevdiği sporu yapabilmeli insan.
Yapamıyorsa da izleyebilmeli.
Tek kare futbol görüntüsünün olmadığı ama saatlerce futbolun konuşulduğu programlara sponsor olanların, diğer spor branşlarına da yatırım yapmaları, en azından reklam payının P’sini bu içi boş programlardan çekip, basketbol, voleybol, yüzme, güreş v.b. daha pek çok takım ve bireysel sporlara vermeleri sağlanmalı.
Futbolun pazarlama anlayışıyla voleybolunki bir olmamalı.
Eldeki ürün önce halka götürülmeli. Ve halkın, vazgeçilmezleri arasında yer alması sağlanmalı. Ondan sonra üstüne biraz daha kâr payı koyarak satılabilir.
Basit bir pazarlamacılık tekniği olan, halkın tabiriyle “maksat ayak alışsın”ını uygulamak kâfidir aslında.

Bizdeyse durum tam tersine.
En tepede bulunan federasyonlar maçları şifreli kanallara verir, kulüpler de aşağı kalmamak için teveccüh gösterip, antrenmanlardan iki kare fotoğraf paylaşır sosyal alemde, sonra da “Ama boş salonlara oynuyoruz” diye ağlanıp sızlanır. Gelecek sezonlar için tekrar şifreli kanallarla anlaşmalar yapılır.
İnsan göremediği, sosyal alemde birbirinden fellik fellik maç linki istediği, ulaşamadığı sporu neden takip etsin ?
Federasyonların, kulüplerin, oyuncu menajerlerinin hatta oyuncuların oturup, bu konuya kafa yormalarının zamanı geldi de geçiyor.
Milyon dolarlık oyuncularla boş salonlara neden oynadıklarına belki bir çözüm bulurlar.
Çağımız iletişim ve reklam çağı.
Doğru kullanıldığında en tepeye, en hızlı, en kestirme yoldan gitmek mümkünken, aksi yapılmaya devam edildiği sürece, Dünya Şampiyonu olunsa bile, turnuva dönüşleri havaalanında sporcu aileleri ve ‘bir grup taraftar’dan başka karşılayanlar olamıyor maalesef.
Ürün sahipleri, ellerindeki üründen kâr etmek istiyorsa, talebe uygun satış yapmak zorundadır.

Biz Keçi potansiyeli bol olan bir ülkeyiz. Keçi’lerimizi fil dişinden kulelere kapatmayalım ki;
onları ayakta alkışlayacak nesiller yetişebilsin.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.