BEKİR YALÇINKAYA

BEKİR YALÇINKAYA

Neler Neler Var Bizde!

Birisi, bir zamanlar bir şiir okuyordu. Televizyonu geç açtığımız için de o gün sadece ‘Hahh Haaa.. Hihh Hiii.. Hohh Hooo!’ bölümüne yetişmiştik. Bir de malûm mantıkî fetvaya. Galiba Atatürk’ün 72. ölüm yıldönümünün hatırına 10 Kasım’ı dillendiriyordu. Diyordu ki: “şimdilik Mustafa Kemal’in M’sini okudum. Yarın da K’sını da okurum.”

Demek ki taksitli/ciliğimiz Mustafa Kemal’e kadar gelmiş. Okuyan şair olsa bari.. Taksidine alkış tutarız, ama şair-mair de değildi.. Buna rağmen Uyuşuklar Cemiyeti’nden bol bol alkış topluyordu.

İşte bizim en büyük illetimiz olan Alkış Geleneği’miz; ne yazık ki şiirin yerine nesirin revaçta olduğu ve şair yerine mairlerin cirit attığı son yıllarda öylesine arttı ki, afedersiniz, sokakta öküz böğürse alkışlayacağız. Öküz ki, hiç olmazsa can özünden, bildiği ve huy verildiği gibi böğürüyor. Böğürüşünde bir aykırılık falan da yok. Gayet makûl, gayet normal, olması gerektiği biçimde böğürüyor.

Ya biz, Eşref-i Mahlûkat sıfatlı ve şu müşerrefliği malûmlar neden hep aykırı sesler çıkarmayı yeğliyoruz. Gitgide edebi sıfatlarımızı bir bir yok ederek, birbirimize hakarette Ahi’lerimizin kuşattığı şed misali ‘Yamak, Çırak, Usta’ misalinden derecemizi artırmada bir beis görmüyoruz. Omurgası malûmken omurgasız durumuna getirilen bir riyaset makamı, siyasî alışverişini dil kopartmaya yahud küfürbazlığa kadar indiren bir muhalefet hırçınlığı, memleketi idareye talib bir particilik müessesesinde ya tekme tokat ikbâl kavgası, ya da alavere-dalavereyle daha dürüst parti mensublarını saf dışı bırakma.. Hapşırma, öksürme, tıksırma, köpürme ve sair gripalliklerle tepeden tabana bir yeni yeni gelenek bozukluklarına itiliş-kakılış. Partiler içinde bölünme, partiler arasındaki nezaketi yok etme, partiye sâdık kesimlere de sirayet etmek suretiyle uhuvveti yaralıyor. Hoşgörüyü zedeliyor. Kutublaşmayı işin cahillerine kadar indiriyor. Muhatablarımız böyle hâllere müsebbib olsalar ve hak etseler dahi, ahde vefayı bir anda tepelemek hoş değil. Siyasî cebelleşmelerde düzgün ifadeler yerine habire birbirimize toplumun hem edebini, hem de siyasî ricallere bakışını bozucu bir öfkeye sarılmak yakışıksız. Hele ki durmadan Meclis çatısı altında da bölücülük gayesine matuf lüzumsuz hak iddialarında bulunanlara, işte bu alışkanlıklarımızdan taviz vermek ve kendi derdimiz hasebiyle etrafımızdaki olup bitenlere dönüp bakamamak büyük zaaf.. Hâl böyle olunca da ülkesini, ceddinin imanî zenginlik ve insanî güzellik içinde kin nefret, kibir ve fitneden uzak bir İslâmî hareketine rağmen, neslinin en berbad bir İdare-i Maslahat ile yönetmede bir beis görmeden milletin Beyt’ül-mâl’in tıkına tıkına eski mesleği Çiçek Sulama Sanatı’nı bu defa Meclis’te Hanımefendi vekillerde tekrarlaması bile âdeta anormal beyinlerden cemiyete nükseden bir normal fikir fevkinde görülüyor. Ki her kötü emsalli netice işi; sivil olup adaletin temelini teşkil eden hukukçuları takmamaya, asker olup Cumhur’un makamını temsil eden Başkomutanı tanımamaya kadar ilerletiyor. Böylece en büyük zaaflar, büyük birer ayıbları besleyip büyütüyorlar. Sonra da bu çirkin, adi ve pervasız tavırlar vatan sathındaki milyonların önüne ‘Hak, adalet ve Hürriyet Arayışı’ biçiminde sürülüyor, sürüldüğü andan itibaren de kendisine sahib çıkacak taraftarı da bulabiliyor.

İşte; hâl ve hâllerimiz böyle olunca da, hani içimizden bir şeyler icad edeceğiz ya, birisi de çıkıyor, Mustafa Kemal şiirini parça parça önce M, sonra K ile okumaya kalkabiliyor ve bu adama da Şair diye şakşaklarımızla itibar ediyoruz..

Keşke, saçmalıklarımızın dozu bu kadarla kalsa.. Berbad mecralardan fışkıran her çirkeflikten içe içe beslenip büyüdüğümüz lânet olası nefsî nokta işte şu olmuştur; ”Doğduk, Tekbir’siz aldığımız adımız Ad’dan değil.. Yetiştirildik, yetiştirildiğimiz cenahlarda bizim edebimiz, bizim adabımıza yer yer yoktu. Bunun için de şeklimiz şemalimiz haricî unsurları taklitten ibaret kaldı.”

Koskoca Adam olduk; Zannet ki adamız. Makamımıza çağırdığımız babamıza sadece Adam olduğumuzu göstermek için Koltuklu Makam emriyle hükmettik.

O bedenler ki, haşâ Allah (cc)’a Şükür ve Peygamber’ine biatını gösterecekken İman’a ve İslâm’a elvermez bir iç boşluğuna düşüp; fasulye sırığı kadar bile tabiatına dik duramayan kazıklar biçimine döndürüldüler.

İşte İslâm ülkeleri bugün ne çekiyorlarsa, kendilerine has ve Asr-ı Saadet ölçüsündeki bir hayatı umursamamalarından yahud da terketmelerinden çekmektedirler.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.